Kayıp Zamanın İzinde’ye başlarken bunun uzun ve sabır isteyen bir yolculuk olacağını sezmemek mümkün değildi. Yedi ciltlik bir Proust okumasını gerçekten yapabilir miyim diye kendime sormadım değil. Proust’un alışılmış anlatı biçimlerinden uzak dili, uzayıp kıvrılan cümleleri ve zamanı ele alışındaki özgünlük, okuru hızla içine alan bir yapı kurmaz; aksine yavaşlatır, durdurur ve düşünmeye zorlar. Bu yönüyle Proust okumak yalnızca edebi bir deneyim değil, okurun kendi dikkatini ve içsel hazırlığını da sınayan bir süreçtir.
Bu ilk kitap boyunca karşıma çıkan şey, anlatılan olaylardan çok çözümlenen hâller oldu. Proust’un asıl meselesi ne yaşandığı değil, yaşananın insan zihninde nasıl şekillendiğidir. Bellek, alışkanlık, beklenti ve zaman; metnin görünmeyen ama belirleyici unsurlarıdır. Okur bir noktadan sonra şunu fark eder: Proust hayatı anlatmaz, hayatın zihinde bıraktığı izleri anlatır.
Bu çerçevede Swann’ın Bir Aşkı, romanın merkezine yerleştirilmiş bir hikâyeden çok, bilinçli bir uyarı metni gibidir. Swann’ın Odette’e duyduğu aşk, romantik anlamda anlatılan bir sevme hâli değildir. Aksine burada aşk, parçalarına ayrılarak ısrarla incelenen bir duygudur. Swann’ın yaşadığı şey, Odette’ten çok belirsizliğe, ihtimale ve kendi zihninde kurduğu imgeler dünyasına bağlanmıştır.
Swann kendi duygularını çok iyi bilir; acısını, kıskançlığını, beklentisini sürekli analiz eder. Buna karşılık Odette’in duyguları onun için büyük ölçüde karanlıkta kalır. Yine de bu bilinmezliğin içinde kalmayı tercih eder. Proust burada aşkın en kırılgan noktasını açığa çıkarır: Sevilen kişiye değil, sevme biçimine bağlanmak. Kıskançlık bu ilişkinin hem itici gücü hem de onu tüketen unsurdur.
Zaman ilerledikçe Swann’ın aşkı derinleşmez; aksine çözülür. Odette ideal olmaktan çıkar, sıradanlaşır.