Burada Gömülüdür 1. Cilt (Bütün Şiirleri)

·
Okunma
·
Beğeni
·
3.760
Gösterim
Adı:
Burada Gömülüdür 1. Cilt
Alt başlık:
Bütün Şiirleri
Baskı tarihi:
Kasım 2017
Sayfa sayısı:
576
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786059908375
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Burada Gömülüdür 1. Cilt
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Kırmızı Kedi Yayınları
Nefret ediyorum ve seviyorum seni
Girdiğin bütün kapıları açık bırak
Birazdan git diyebilirim çünkü..
Çağım yalnız bırakmıyor beni, ellerini
Tutuşumda, usulca öpüşümde dudağını
Çağım aramızda çekilen kanlı bir bayrak
Uzayan, akan bir irin yolu gibi.

Sözcükleri güden çobanları var kalbimin
Beynimin yaşamı saran kıskaçları
Bitsin dediğim yerde bunun için başlıyorum
Yitirdiğim her şeye dönüp de bakmam bundan
Sensin yalnızlığa uzanan yolların düğüm yeri
Ama şu anda içimde öyle çoğulsun ki
Böyle irkilmezdim dünyayı kucaklasam.
Uzun sayılabilecek bir incelemenin ilk satırındayım... Ahmet Erhan için inceleme yazmak benim için fazlasıyla zor. Ne yazsam eksik kalacak, biliyorum. “Yazsam olmuyor, yazmasam olmaz” yani. Darılmaca gücenmece olmasın diye belirtmek istiyorum. Yazacaklarım daha çok benim Ahmet Erhan’la olan hikayemdir. Dileyen okumayı burada bırakabilir.

 

“Her şey bir acının bilincine varmakla başladı ” (s.89 burada gömülüdür 1. Cilt)

Herkes gibi bir sürü insan tanıdım ben de, otuzuma son sürat tırmandığım şu ana kadar, bir dünya kitap, bir dünya şiir okudum. İnsanlardan kaçıp kitaplara sığındım ya da kitapları insanlardan daha çok sevdim gibi aforizmalara hiç girmeyeceğim merak etmeyin. Zira hep şiiri daha çok sevdim. Buna ilintili olarak elbette insanı çok sevdim. Bunu Metin Abi’den (Altıok) öğrendim. Tam da dediği gibi: Şiir, insanları sevmeye yaradı.

 

Hiç unutmuyorum, sene doksandört ve yaz ayları, yaşım henüz çocuk... Hayatında ilk kez gittiği hastane dönüşünde babam kısacık bir cümle etti: “İçimde bir ağrı dolanıyor.”

Babamın içinde dolanan o ağrı o an itibariyle benim içimde de voltaya çıktı. Kolay mı? Hayatımın kahramanının canı yanarken ben rahat edebilir miydim? Edemedim. Birkaç gün içinde babamı tedavisi için başka bir şehre götürdüler. Tabi kimse durumun vehametinden haberdar olmadığı için beni ya da kardeşlerimden herhangi birini babamın yanına götürmedi. Yaşımız itibariyle belki biz durumu kavrayamayabilirdik ancak en azından babam için bir şeyler ifade ederdi. Elbette kızamıyorum kimseye. Herkesin, babamın iyileşerek döneceğine  dair sonsuz bir inanç beslediğine inandım hep çünkü aksi bir durum en başta babama yakışmazdı. Neticede, babamın içinde dolanan o ağrı birkaç ay içinde babamı bizden aldı kendine sakladı. Hali hazırda birkaç ay göremediğim babamı dünya gözüyle bir daha da göremedim. Babam başka bir şehre gittiğinde mevsim yazdı, dönmediğinde ise henüz sonbahar. Bu yüzden hiç sevmedim haziranı temmuzu ağustosu eylülü ekimi kasımı. Sonrası hep kış... Kendi sesinden en net şekilde hatırladığım o kısacık cümle kaldı geride, köy evinde bir soba yanında boş bir çay bardağını tuttuğu bir fotoğraf, bir de annemin terliğinden kaçıp sığınıp saklandığım kucağının sıcaklığı...Hiç unutmadım ben o cümleyi. Duyduğum günden bu yana bir acı dolanır içimde, başucu acımdır bu benim...

Şiire ilgimin başladığı ortaokul yıllarımda kulağıma çalınan bir şiir bir adamla tanıştırdı beni. “Bugün de ölmedim anne” diyordu Ahmet Kaya. Sordum soruşturdum Ahmet Erhan diye bir adam çıktı karşıma. Birkaç şiirini okudum ilkin. Birinde “Bugün de ölmedim anne” diyen Ahmet Erhan, diğerinde “Bugün oturdum ölümü düşündüm” diyordu... Ölümü erkence tanımış biri olarak şiirleri beni içine almıştı. Sanırım sonraki yıl gittiğim bir kütüphanede, hani şu sebebini bir türlü anlamadığımız şekilde asabi abilerin görevli olduğu kütüphanelerden birinde tesadüfen karşılaştığım bir kitabı kucakladım. Kapağı her ne kadar beni ürkütse de o zaman, ben şairi referans aldım. 1993 basımı “Sevda Şiirleri/Zeytin Ağacı” kitabı. Hiç abartmıyorum bir süre soluksuz okudum ta ki “bir baba için” şiirine gelene kadar. Bunu orada yapamayacağımı biliyordum. Yanlış hatırlamıyorsam kimliğimi bırakıp kitabı aldım. Baktım ki, bendeki yaranın aynısı Ahmet Erhan’da var. Yaradaş olduk ve bir daha da ayrılmadık. Şöyle diyordu şiirinde:

“Senin ölümün baba, bende
Bir anafora kapılarak
 Yeniden doğuma dönüşüyor
 Köklerini toprak altında saklama
Baba, oğlun daha yaşıyor...”
 (s.246, burada gömülüdür 1. Cilt)

 

Asıl adı Erhan Bozkurt’tur şairin. Ahmet adını yarasından yani babası Ahmet İzzet Bey’den alır. Bozkurt soyadını ise davasına kurban verir. Neticede Ahmet Erhan olur. Nedir ki bu adamın davası? Davası memlekettir, ‘Alacakaranlıktaki Ülke’sidir. Nitekim Ahmet Erhan diye bir gerçeği ortaya koyan kitabı da budur.
(s.13 burada gömülüdür  1. Cilt)

Ağlamamak için paltosunun yakasını ısırarak marşlar söyleyen bir devrimcidir. Hepsinden önemlisi o bir mağluptur. Yenilmeyi en iyi o bilir. 12 Eylül faşist darbesinde yenilir ilkin, sonra Sivas’ta, Maraş’ta  defalarca yenilir. Bu sebepledir ki, çağdaşı olan bütün mağlupların ansiklopedisini yazmıştır.
(s.139 burada gömülüdür 2. Cilt)

En yakın dostlarından Behçet Aysan’ın Sivas’taki hazin ölümü onda kapanması mümkün olmayan yaralar açmıştır. Sivas’taki en büyük yenilgisi bu olmuştur. Fakat Sivas’taki yenilgisi bununla sınırlı kalmayacak ve 32 kez daha yenilecektir. Behçet Aysan’ın ölümü üzerine o’na ithafen yazdığı  ‘son düello’sunda şöyle der:

“Kaybettim ömrümün son düellosunda
Şimdi ayağımın altından kayıyor dünya
 Gökyüzü aklıma bir kefen oluyor
Cunda’daki mezarlığa, selvilerin altına gömün beni
Buna dayanamam, bu yalnızlığa”

 (s.209 burada gömülüdür 2.Cilt)

 

Ahmet Erhan şiiri de yenilgiler silsilesidir. Tekilliğe yenilir zamanla, nihilizme yenilir ya da evrilir. Ancak lirizminden hiçbir şey yitirmez. Şiir marjinallikten uzak, tam aksine oldukça yalındır. Bu yalınlıkla özgün olabilmek ve özgün kalabilmek de her babayiğidin harcı değildir. Ahmet Erhan; şiirin, ‘hayat çizgisi’nden uzaklaşmaması gerektiğine inanır ve hayat çizgisinde şiirler yazar ömrü boyunca. Hayat varsa elbet ölüm de olacaktır. Bu sebeple hemen bütün şiirleri ölüme dayanır. Gerek hayatla gerekse de ölümle hep büyük hesaplaşmaları olmuştur. Tahmin edeceğiniz üzere hemen hepsinde mağlup olmuştur. Pavese’den Yasenin’e, Atilla Jozsef’ten Mayakovski’ye, sevdiği bütün şairler intihar etmiştir mesela. Bunca intihara karşın intiharı da düşünmüştür elbette. Neticede deliliğinin çimentosu Mayakovski’den gelir ve onun yöntemini düşünür.

“Mutfakta şiir yazmaktan bıktım, her şeyden bıktım
7.65 Magnum satılık, yazıyor küçük ilanlarda
Bir silahım olsa, ne güzel kendimden soyunurdum.”

 (s.145 burada gömülüdür 2.Cilt)

 

Yalnız Pavese’yi, Mayakovski’yi, Jozsef’i, Yasenin’i sevmez tabii ki. İnsanları sever. Nazım’ı sever, Altıok Metin’i sever, Turgut Uyar’ı, Cemal Süreya’yı, Ahmed Arif’i , Edip Cansever’i sever. Oğlu Deniz’i bir başka sever. Ülkesini çok sever. Ülkesinin çelişkilerini bile sever hatta yalnızca bu çelişkilerin tek başına dahi şiirin sebebi olduğuna inanır. En çok da babasını sever. Babasının mirası alkolü de sever. Bayrağı babasından alıp meyhanelere koşması da, 3 bardak Tuborg’la karaciğerini sıvazlaması da bundandır.
Bir bar taburesi üstünde babasının öldüğü yaştayken hem sarhoş hem de yastadır. O günden karşı kıyılara yelken açtığı güne kadar da babasından fazla yaşamasının mahçubiyetini yaşamıştır. Neticede ellibeşinde ilk olarak babasına sonra da dostlarına kavuşmuştur.
Geriye ne mi bıraktı? Yalnızlığını bıraktı bana, hüznünü, acısını, yenilgilerini ve boğulmalarını da. Üç beş şiiri de kaldı geride, bir de sıcacık gülüşü asılı kaldı semada. Babam gibi...

 

“Bitiriyorum burada

Artık hiçbir şey sorma.”

 (s.82 1. Cilt)
576 syf.
·10/10
Burada gömülüdür.  https://i.resimyukle.xyz/7cfPay.jpg işte tam burada. Şair Ahmed Arif 'in oğlu Filinta Arif'in yaptığı bu mezarda. Akdeniz'in oğlu gemisine binip sonsuz bir diyara yelken açmış ve keşke mezardan çıkartıp ona bir sürü şiir yazdırtabilsem diyen bir ben bırakmıştır geride.

Sevgili Ahmet Erhan 'daşım Mete Özgür 'ün bir zamanlar kalbini çok feci kırdım. Bu sebeple hediye aldığı bu kitabı 4 ay elinde tuttuğu, kutupta yaz gibi bu kitaba hasret bıraktığı ve sonunda ağlayıp sızlamalarıma dayanamayıp tek cildini gönderdiği için kendisine teşekkürlerimi ve özürlerimi bir arada sunuyorum. İkinci cildi erken göndermesi için şimdiden ağlamaya, ayrıca yazması 6 hafta süren incelemeye başlıyorum.

Bugüne kadar okumuş olduğum yaklaşık 400 şiir kitabından 1970 1980 kuşağı şairlerinin daha acı dolu, daha çaresiz şiirler yazdığını söyleyebilirim. Çünkü toplumumuz ideolojik nedenler yüzünden en çok o dönemde acı çekti, hüsrana uğradı, işkence gördü, 650000 kişi hapse girdi. Sadece kaydı belli olan 464 kişi işkenceden öldü. 50 kişi idam edildi.

O kanlı kavganın etkileri yaşayanlar üzerinde hala derinden hissedilir. O dönemde şiddet ve korkuya dayalı izlenen politika ve bastırma Ahmet Erhanın söylediği gibi resmen ülkemizin göğünü kararttı. İdealist gençler, adalet yokluğu nedeniyle öfkelenip isyan edince geri dönemeyecek şekilde kayboldular hayattan. Bu sebeple bu ağır yükün o dönemin şairlerini daha çok etkilemesi olağan bir durum.

Ahmet Erhan bu acılı kuşak şairlerinin önemli bir temsilcisidir. Onun şiirleri genel olarak acı, umutsuzluk barındırır ve sürekli ölümü düşündürür. Tüm kitaplarındaki genel tema; ölüm, acı, yalnızlık ve hiçliktir. Ülkenin acılı durumu her kitabında yer yer kendini göstermiştir.
Arasıra mutlu olduğunu belirtse de sadece birkaç dize ile sınırlı kalan bir duygu olmuştur Ahmet Erhan için mutluluk. 

Bireysel ilişki biçimlerinde sıklıkla baba, ayrı olduğu için sürekli acı çektiği bir sevgili ve sevgiliyle ortak kullandığı bir anne karakteri kullanmıştır şiirlerinde ve bu durum oldukça dikkat çekici dizelere sahiptir.

"Bir sevgilinin yüzü sızar gecenin karanlık duvarından
Benim ol ve beni bir gecede yeniden doğur derim ona
Mezarım ve beşiğim olsun rahmin
Bir gecede sevgilim
Sabahında yine anam ol." 

Genelde duygusal olarak her dara düştüğünde anne karışımı sevgiliyi kullanmış. Çoğunlukla doğduğuna pişman olmuş bu durumu şu dizelerle dile getirmiştir.

"Rahmini çarşafla örttüm
Beni bir daha doğurmayasın diye"

Her daim kötü berbat bir adam olduğunu vurgulamasının yanında bazen iyi bir insan olduğunu, annesini sevdiğini de belirtmiştir ancak asıl isyanını, öfkesini ve aynı zamanda sevgisini en çok babasına göstermiştir. Alkoliklik bayrağını babasından devralmış, baba yokluğu ve alkolü şiirlerinde öyle yaratıcı, öyle dokundurucu bir biçimde işlemiş ki onun o dizelerini okurken kendinizi alkolik bir yetim olarak hissetmemeniz mümkün değil.

Diğer belirgin konusu ise ölüm ve ölümle eşit dengede tuttuğu doğum. Aynı anda hem ölmek hemde defalarca doğmak istiyordu. 

"Önüme çıkan her kadına beni doğur diyorum."

Devamlı ölmek ve yeniden, yeniden doğmak isteğini Ahmet Erhan'ın yaşadığı hayatı sevmemesine, yeniden dünyaya gelip farklı bir hayat sürme isteğine bağlayabiliriz.

İlk kitabındaki şiirlerinde daha çok
öldürülme semptomları yaşarken ilerleyen kitaplarında yerini intihar sonucu ölümlere bırakmıştır şiirlerine. Çünkü sevdiği şairlerin çoğunun intihar etmesi kendisini derinden etkilemiştir. Paveseyi öldüren ilaçları kendisi içmek istemiş ve Attila Jozsef'i ezen trene binerek Attila Jozsef'i ezmeyerek onu kurtarmak istemiştir. Ölümlerine sebep olarak alkolü seçse de her türlü intihar seklini şiddetle düşündüğü dizelere sıklıkla rastlanır.

" İplerimiz uçuşuyor havada
Takacak yerimiz yok boynumuzdan baska."

Kitaplarını tek tek incelemiş olsam da yine ufak detaylar yazmak istiyorum.

İlk kitabı Alacakaranlıktaki Ülke diğer kitapları gibi yoğun olarak hüzün içerir. Dönemin toplumsal sorunları ve ülkenin içinde bulunduğu karmaşık yapı, sağ - sol ilişkileri ön plandadır. Ülkenin genel durumunu gayet başarılı bir biçimde yansıtarak başladığı toplumsal şiir yolculuğunda giderek daha bireysel acılara yönelmiş olsa bile her kitabında ülkenin yaşanmış acılarını şiirleri vasıtasıyla okuyucuya her zaman ulaştırmıştır.  Sokaklarda ve evlerde yaşanan bir takım siyasi içerikli olaylar kitaplarında giderek başka bir biçime dönmüştür şiirlerinde. 

Yaşamın Ufuk Çizgisi kitabında kişisel duygu yoğunluklarını resmettiği şiirlerinde, bilinç dışı çatışmalarını ve insan ilişkilerinde yaşadığı sorunları biraz daha ön plana çıkartmıştır. 

Bir sonraki kitabı Sevda Şiirleri - Zeytin Ağacı nda sevda kalemiyle yazdığı şiirlerinde aşkın ve ayrılığın insanı nasıl yaraladığını öğretmiştir okuyucularına.

Ateşi Çalmayı Deneyenler İçin İçin kitabında ülkenin alacakaranlıktaki günlerinde yaşadıklarını tekrar anımsamış ve yine aşk acısının verdiği ezikliğini sonuna kadar hissettirmiştir. 

Ölüm Nedeni: Bilinmiyor ile artık sıfırı tükettiğini ve gün gün ölüme koştuğunu görmemiz mümkün. 

Deniz, Unutma Adını! kitabı ise dolaylı olarak aşkı bir kenara bırakıp daha çok babası, oğlu ve kendi çocukluğunu anlatan şiirlere ev sahipliği yapmıştır. 

Genel analizlerimi burada noktalayıp kişisel analizime, kendi iç dünyama geçiyorum.

Ahmet Erhan’ın ölüm rengine bürünmüş bir portresi vardı ve ben hep dolaşmaya başlamıştım onunla kendi kıyılarımda. Neden bilmem onu bu kadar sevdim. Şiirlerini çok içten yazdığı için mi beni çok etkilediği için mi? Sanırım onun kitabını 4 ay hasretle beklememdi en etkili neden.
Şiirlerindeki bu bitme, yok olma ve ölüm isteği de yabana atılamaz bir cekicilikti aslında. Bir şekilde yaşam felsefem olan olan bir isim oldu artık. Onunla doğmadım evet hatta tanımıyordum ama roller değişti. Yeni bir dil öğrenmiş gibiyim. Çok yeni aslında geçmişimiz. Kendisiyle Ocak ayında tanıştım. İki kitabı geldi elime. İlk hediye şiir kitaplarım olduğu için hayatıma bir sıfır önde girmişlerdi. Kendimi bildim bileli kendime bolca şiir kitabı aldığım için kimse bana şiir kitabı almayı gerek görmemişti. Ahmet Erhan bu yüzden belki de benim için çok özel.

Daha önce ismini pek duymadığım, aşina olmadığım bir isimdi Ahmet Erhan. İsmini bilmediğim binlerce kaliteli şiir sahibi şairler hala vardır. Hepsine selam olsun. Umarım bir gün yollarımız kesişir.

Alacakaranlıktaki ülke isimli kitabından göz gezdirmek amacıyla rastgele bir sayfa açtım. 81. sayfa düştü önüme. Şiiri ortasından okumaya başladım. Uzun bir şiirdi, uzun bir şiirin son dizeleriydi.

"Sabahtı. 
Ki sabah yeniden başlamanın öteki adıdır çoğu yerde
O, bunu da tersinden anladı
Kibriti çaldı, 
Yazdığı bütün şiirlere.

Sonra ağlarmışcasına kendi ölümüne
uzun uzun ağladı..."

O dizeler beni vurmuştu. Sadece o sayfayı 10 belki 20 kere peşpeşe okuduğumu hatırlıyorum. Şiirleri gece okumayı severim daha anlamlı gelirler bana. Daha çok hissederim, daha çok duygulanır, şiirin tadını daha çok alırım. Ama bu uzun şiir aklımı başımdan aldığı için gece olmasını bekleyemedim.

Uzun bir şiirin son dizeleri beni büyülemişti sanki. O gün bu gün o kitabı başucumdan hiç ayırmadım. Ne zaman azıcık mutlu olduğumu hissetsem kitabı açıp depresife bağladım kendimi. Zaten epeyce vardı Ahmet Erhan şiirleriyle iyice gün yüzüne çıkmıştı melankolikliğim.

Geceydi aldım başımı avuçlarıma ve serdim kucağıma kitaptaki tüm şiirleri. Uzun bir şiirin son dizelerinden hala bir türlü kopamadım. Uzun uzun okudum, yazdım, çizdim, dinledim. Bir dua gibi hergün tekrar ettim. Ölüme en uzak bildiğim kendimi, gün gün öldürmek istedim. Çünkü yaralıydım o cırcır böceği gibi. Düşlerimdeki nehirleri denize kavuşturmak istedim. Şiir gitgide tüketiyordu. Bu şiiri burada bitiremezsin dedim kızdım öfkelendim ama ne çare o ölmüştü ve ölümü uzun bir gülümseyişe dönüşmüştü. Yaşlarla dopdolu gözlerimiz kurumadan gece yarıları söylenen ninni başlamıştı. Bu şiir bana Ayna grubunun bir şarkısını hatırlatmıştı. Artık her şey bitti, nasıl inandırayım demişti şarkı sözleri. Bir yalnızlık duygusu sızarken şairin yüreğinden bu şiir de bitmişti.

İnsanlar işlerine giderken ben acıya giderim diyerek bir kalemin kendi kendini yazdığı bir başka şiire daha aşık oldum. Üstünü örttüğüm acılarımın tekrar bilincine varmaya başladım. Her akşam kent kararırken yüreğimde kararmaya başlamıştı bu kitapla beraber. 

Sonra, sonrası mı? Kitap bitmişti ve beni bir hüzün kaplamıştı. Büyüsüne öyle bir kapılmıştım ki kitabı sonundan okumaya başladığımı sonradan fark ettim ve normal insanların yaptığı gibi ilk sayfaya geçtim ve o kitabı sabaha kadar okuyup okuyup başa sardım.

Kitaba adını veren şiir Alacakaranlıktaki ülke şiiriydi. Ülkenin alacakaranlık halini yaşamasam da okuduğum kitaplar sayesinde haberdardım geçmişte ülkemin çektiği acılardan. Kara bir kefen gibi gerilirmiş akşamlar bu yoksul ülkenin üstüne. Çocuklar hep sorarmış. "Niye bu silah sesleri niye bu ölümler baba?" Ölüme gider gibi ayrılırmış insanlar evden. Kitaplar bile toplatılırmıs. Sokağa çıkma yasağı zaten hep varmış bu özgür olmayan yaralı ülkede. Ülkemin üstündeki bu alacakaranlık, bu korku biterse şiirler yazarım o zaman demiş şair. Bak o alacakaranlık o korkular bitti işte şiirlerini yazabilirsin desem ne fayda. Çünkü yağmur dinmiş sabah olmuş bitirmişti şarkısını cırcır böceği.

Gözlerim kuruyuncaya dek ağlamak istedim. Her şey, üstüme örttüğüm gökyüzünden oluk oluk bir yağmurun boşalmasıyla başlamıştı ve olmuştu ne olduysa. Acı yüreğimden beynime sızmaya başlamıştı sayfalar ilerledikçe. Bugün de ölmemişti annesi, bugün de yüreğini kalkan etmişti kendine. Bir yüzü ayrılığa bir yüzü hayata dönük olsa da yaşıyordu ama yaşamak ona fayda vermiyordu. O yine her gün oturup ölümü düşünüyordu. Bir darağacında veya yolda yürürken. Hayatın en güzel anı olan yirmi yaşında o oturup ölümü düşünüyordu. Çünkü arkadaşları, yoldaşları genç yaşta ölüyordu (öldürüyordu.) Tabutlarına güller iliştirmek için güller almak istiyordu. Ama hep karakış yaşayan bir adamın mevsimlerinde gül olmuyordu. Çünkü kayıpları vardı ve o oturup şiir yazıyordu. Tabutu başındaki arkadaşlarına.

"Gülmek için çok geç 
Ağlamak içinse erken
Kalakalmışım bir boşlukta
Dostlar ölüp giderken."

Erdal Eren gelmişti aklıma. Hani 17 yaşında idam edilen küçük çocuk. Ve ülkenin alacakaranlıktaki günlerinde başta Deniz Gezmiş olmak üzere Yusuf Aslan, Necdet Adalı ve öldürülen diğer gençler. Yanılmıyorsam ilk kurban Taylan Özgür’dü ve devamı gelmişti. Erdal ise on yedi yaşında öldürülmüştü. Hani Teomanın 17 şarkısını yazdığı Erdal. Gerçi on sekizinde öldürülse de değişen bir şey olmayacaktı. Az daha büyük olmanın kime ne faydası vardı. 

İşte bu siyasi iç hesaplaşma yüzünden tedirginlik yaşıyordu. Her ne kadar ölmek istiyorum dese de, çoğunlukla ölümden çok korksa da o aslında bir çocuk olup yeniden, yeniden doğmak istiyordu ve binlerce şiir yazabilmek. Ama hep ölüyordu arkadaşları ve sıranın kendisine geleceği günü bekleyip acı çekmeye devam ediyordu. Bu kadar acı çekmiş olmasına bir yandan sevindim aslında. Sevindim evet çünkü o acı çekmese, usul usul gözyaşları birikmese böyle yürek yakan şiirler yazamazdı belki de.

Acının, gözyaşının bilincine vararak özgürce yaşamak istiyordu. Çünkü seviyordu bu hayatı. Ölümünün bir faydası olacaksa eğer kendini kuşağında yaşayan acılı çocuklar için kendini kurban etmeye bile hazırdı. Çözemediği çok şeyler olsa da hayatında, hayatı ve ülkesini çok seven devrimci bir yoldaştı ve çağdaş bir kaybeden. Ölümün köşe başını tuttuğu birgün yüreği de susmuştu ve Akdeniz'e giden bir gemiye binip çekip gitmişti.

"Nereden başlasam bilmem ki
Her şeyi anlatmak gelir içimden" 

Yaşamın ufuk çizgisi benim okuduğum 3. Ahmet Erhan kitabıydı. Her şeyi anlatmak ve sonra çekip gitmek isteyen bir Ahmet Erhan vardı. Günde 5 vakit duasız namazlara duran. Yaşamın ufuk çizgisindeki o yağmurlar üzerime üzerime yağıyordu. Dünyanın bütün kıyılarına vurmak için denizi seçen bu adamı sevmiştim. Tek fark benim Karadeniz onun Akdeniz demesiydi. 

Yeniden doğuşla yeniden doğmuştuk. Ölümün yüzdelere vurulduğu çağlardan gelen şair yüreğini toprağın en verimli katmanlarına düşürmüştü. Acısını gözyaşını bitirmek istemişti sabahın alacakaranlığına açılan bir kapıdan girerken. Yeryüzünün bütün istasyonlarına bilet soruyordu. Gitmek istiyordu ancak akşamlar geç sabahlar erkendi. Kalsa o kent alnına yeni çizgiler ekliyordu. Çünkü mutluluk cephe gerilerinde beklerken acıları birbiriyle çarpışıyordu. Sevdiği tüm şairler gibi Attila Jozsef bile intihar etmişti. Yıllar boyu dolaşıp aynı yere dönmüştü, bir kıyı kahvesine. Sevdiği herkesi çağırmak istemişti adresi mutluluk, ülkesi Akdeniz, ayın geceleri daha büyük olduğu o yere.

Yaşama sevincini tatmak isterdi. Dünyanın bütün güzel kadınlarını sevdiği zaman veya bütün kentleri gezip bütün denizlere girdiği zaman. Ve dünyada tek bir acı çeken insan kalmadığını öğrendiği zaman ölmek isterdi. Güneşin altında bir mutluluk görünce onun da şiirini yazmak isterdi turuncu sokağın şairi. Ama mutluluğu hiç göremedi. Mutluluk belki de yalnızca yaşamaktı kim bilebilirdi.

Mutluluğunu çocuklukta bile çok aradı. Sandık çakıp acıktığı, annesinin göğsünde yorgunluğunu kuruladığı o yıllarda. Limon sandığına saklanıp başını alıp gidebilseydi bulurdu belki . Ama silinmişti düşleri, durulmayan dünyada yaşadığı ömründen. 

Cırcır böceği sesleri duyulurdu uzaklardan her yeni şiir yazdığında. Lirik yağmurlarında ıslanırken doludizgin bir şekilde dünyayı düşünmek ve gülümseyerek bakmak istiyordu ölüme . Sözcük sözcük yazıp bitirdiği her şiirinde gitmek, kurtulmak istiyordu geride bir şey bırakmadan. Bu dünya ona fazla geliyordu artık Çünkü cırcır böcekleri de ölüyordu sonunda ve sorular kalıyordu ardında.

Ölüm şiirlerinden sonra sevda şiirlerine geçiyorduk. Sevdalı şiirler, ölümüne sevdalar. Deniz kızına duyulan bir aşk vardı ve bu şiirleri onun için başlatmıştı.
Seninle başlattım bu şiiri

O aşkı o duyguyu o kadar güzel yansıtıyordu ki o kitap bitene kadar deniz kızı ben oldum. Okudum benim için yazdığı şiirleri. Yaşamı benim için seçmiş, ölümdeki sonsuzluğa benimle ermişti sanki. Kalkıp yollarda yürürdüm çiçekler benimle yürürdü. Gülüşümün ardından güneşler doğardı. Yani öylesine canlanan hissettiren şiirler vardı. Yazıya dökülmemiş masalların ve saza vurulmamış türkülerin tamamlanmasını beklemeden bırakıp gitmişti ve bu şiirler kalmıştı bana. 

Sevda onunla can bulmuştu adeta. Ne güzel sevmişti öyle ne kadar gerçekçi. Yıllar sonra ayak izlerini bulmak için onun dolaştığı yollara yağmurlar yağmasını istememişti. Çünkü o sevdaydı. Çünkü o şiirdi bir gül şiirdi. Adına gül demişti. Dağılgan yüreğini şiirin içine gömmüştü. O yürek, o gülşiir’de gömülüydü sanki. Dünyanın ölümünü gösteriyordu bize yeryüzünden silinmiş ırkların sonuncusuydu ve bu yüzden oturup kağıtların aklığına çöken aşkın şiirini yazıyordu. Gece yarısını çoktan geçmişti zaman ve bu şiir bitmezse ellerinin yok olmasını istemişti. 

Acısını gözyaşlarını ödünç almıştım. 
Artık anlıyorum neden dünya içinde konuşurken onun suskun olduğunu. Ben de susmuştum onunla beraber bana her aşktan böyle bir şiir kalmamıştı. Bu şiirlerin adandığı kadın ne güzel bir kadındı. Ona bakamayan gözlerin yok sayıldığı, bir türkü söyleyince dünyaya mutlulukların yürüdüğü ve yüzü gitgide suya dönüşen o kadın. 

Şair olmak hakikaten zarardı her ömre. Dünyanın sustuğu yerlerde şair oturup şiirler yazmalıydı. Dünya ona küsmüş olsa bile yazmalıydı.

Devam edecek.....
576 syf.
Kitabı okuduğumdan beri geçen süre içinde (3 aydır) elim ne çok gitti kitaba inceleyebilmek için fakat kendimi ne yeterli görebildim ne de Ahmet Erhan 'ı anlatabilecek tam cümleleri bulabilidim.

Ahmet Erhan' ı tanıdığımdan beri bana kalsın istedim ben de gizli kalsın, saklı kalsın, o bizim sırrımız olarak kalsın... Ama bir yandan da her şiir sorana her kitap tavsiyesi isteyene ismini vermeden edemedim. Yine de Ahmet Erhan'ın yazdığı ve benim yaralarım olan dizeleri kendime sakladım ne kadar istesem de alıntı paylaşamadım. Üzgünüm sizden bu güzel şairin dizelerini (açık yüreklilikle söylüyorum) kıskandığım, sakladığım için...

Vee herkesin bir yazarı/ şairi vardır ne zaman içi sıkılsa açıp okuduğu, herkese önerebileceği. Bu şair benim için kesinlikle, hiç tereddütsüz ve asla çekinmeden önerebileceğim ilk sıradaki şairlerin arasında. Herkes kendi için yazılmış bir şiir/dize bulabilir çünkü onun kitaplarında.
Ben ne zaman içim sıkılsa Ahmet Erhan'ın dizelerinde buldum kendimi ne zaman ki kitabı elime alamayacak haldeydim o zaman dinlemeye başladım çok kıymetli şiirlerini. Hatta öyle bir hale geldim ki bazen diyorum neşeliyim bir şarkı açıp kendime geleyim derken bile yine müzik listemde onun şiirlerine gidiyor elim ve uzunca bir şiir dinliyorum
" Uzun bir şiirin son dizisindeyim
Bir sağnağın son damlası kaldı içimde
Bağıracak gücüm yok, fısıldasam kimse duymuyor
Sokaklara çıkıyorum ellerim yüreğimde
Benim gördüğüm şeyleri kimse görmüyor.
*Uzun Bir Şiirin Son Dizeleri

Ahmet Erhan'ı okuyan herkes şiirlerindeki en baskın konu olan ölümü farkedebilir, bunu tereddütsüz herkes söyleyebilir.
" Yaşamayı nasıl kanıksıyorsam, ölümü de kanıksıyorum artık
(Başkalarının değil, kendi ölümümü)
Şurda bir silah patlasa, onun önüne ilk atılacak olan benim
Şurdan bir tren geçse, ancak beni ezer bu dünyada."
*Uzun Biraz Şiirin Son Dizeleri
Acaba kendisinin erken ölümünü(55 yaşında gırtlak kanserinden) mü hissederek sevmişti ölümü yoksa babasının ölümü üzerine mi dost olmak istemişti ölümle?

" Şair olmak zarar ömüre" kendini kanatırken yazarsın en güzel şiirleri, sonra ipekböceği gibi kozalarını verirsin okurlara kimi o kozalarda saklar kendini, kimi de kendi kozasını yırtıp atar, kanatır kendini...

"Korunmak için şairlerin mısralarına sığınmalıydı." diyordu Posta Kutusundaki Mızıka 'da ve ben sığınırım senin dizelerine dünyanın iğrendirici, bulanık sularından ve sorarlarsa seni bana dediğin gibi diyeceğim " öldü ve ölümü uzun bir gülümseyişe dönüştü" ve onu arayan olursa
" Adresi mutluluk,
Ülkesi Akdeniz'dir"


"Kalırsa bir çığlık benden kardeşler
Koruyun, saklayın onu ne olur. "
Çığlıkların içimde hiç susmuyor güzel dizelerin şairi sen rahat uyu...
"Şaire ölmek yaraşır, filiz sürerken şiirleri
Tufanların alıp götürdüğü bu toprakta bitek
Birkaç sözcük mutlak kalacaktır. "
*Kalıt
Dizelerin bana ve benim gibi sevenlere emanettir, bütün dizelerini saklayacağız...

Okuyun demeyeceğim şiiri seviyorsanız hatta sevmiyorsanız bile bazı şarkıcıların şarkılarından öğrenerek Ahmet Erhan ile keşiştireceksiniz yolunuzu, işte o zaman elinizi yüreğinize koyarak buruk okumalar diliyorum...
576 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
İnceleyemem dedim . Zaten kendimi bu kitap için yeterli göremedim. Ama alıntı paylaştıkça sanki içimden bir şeyler kopuyor. O kadar çok diyorum ki :"benim satırlarım var bu şiirlerde"...
Velhasıl dayanamadım...


O ki dostları için acı çeken biri...
O ki kendini de aynı sona inandırmış biri...
Çok fazla bahsetmeye gerek yok aslında Ahmet Erhan'dan. Eğer ki dizelerine denk gelmişsen ve içinde bir şeyler kıpırdanmış ise merak edersin bu şair nasıl bu dizelere dökebilmiş hislerini, nasıl derine inebilmiş diye...
Başlarsın hayatını okumaya, sonra yazdıklarını okumak için can atmaya... Böyle idi benim O'nunla tanışmam.
Öyle ki kitapta da yer alan Adnan Satıcı'nın ( Edebiyat ve Eleştiri Kış 1994 Sayı 17) yazısında şu ifadeler o kadar net tarifi ki O'nun:
" Kimi zaman güneşin bir daha doğmayabileceğini duyumsatan bir karamsar, kimi zaman tek bir dize için bin yıl yaşanabileceğini sağlayan bir yaşamseverdir."

Evet, gerçekten ölümü içinizde en derinlerde hissederken , bir yandan da o yaşamanın gerekli oluşunu öyle güzel aktarıyor ki... Nasıl hayran olunmasın bu adama?
Ahmet Erhan sevdiklerini gerçekten sevmiş. Öyle yalandan da değil. Dostlarından annesine, babasına ve oğluna şiir yazmayı ihmal etmemiş. Daha ne denir? Gerçekten tüm hisleri ile şiir okuyan tüm şiirseverlerin okuması gereken bir şair.
Okuyacak olan dostlarıma buruk tebessümler ile iyi okumalar diliyorum...
576 syf.
·9/10
Ne kadar yazarsam o kadar eksik düşeceğim'in resmidir ahmet erhan tarihi. " donup kalır sesim kendi göğünde.. onu ne anlayan ne de duyan bulunur..." demiştir.
duyan var mıydı diye de bir sesleniş babında masaya yumruğunu vurmuştur belki de. geceler boyunca öyle şiirler okumuşsundur ki kendisinden duvara mıhlanmışsındır artık. hiçbir söz aslında onu yetmeyecek kadar kutsaldır bu kitapta.

Ölümü de yaşamı da buraya gömmüştür ahmet erhan. tuborg'la çağını beklemiştir, işşizlik zamanlarında tavanla arasında ilişki kurmuştur ve belki de bu şiirlerin çoğunu duvar arasındayken yazmıştır. bu bir nihilist tarihtir ki ders kitaplarında yasaklanacak kadar tehlikeli ve hassastır. " yağmurum bitti " diyen bir satır da böyle bir çağ da insanoğluna komik kaçabilir. okuduğum zaman diliminde artık kitapla ilişkim üst düzeyde olmuştu, bu sayfaların sararmasına kadar ileri gitmişti artık. bazı sayfalarsa kopma noktasına geldiği olmuştur. benimkisi sadece bu kitabı okumak değildi, o dünyaya giriş olduğunu söylemek de yanlış olmaz.

Her satırını okuduğun zaman, gece olduğunda yine oraya dönmektir " burada gömülüdür 1.cilt " in tarihi de. bazen de ikinci cilte geçememektir, yaptığın inceleme de " ben burada eksiğim" diyebilmektir kendi adıma. ve gece olmuştur, sabaha yaklaşıyorsundur, ahmet erhan hakkında çok şey söylemek istiyorsundur ve sabah yaklaşırken yine ahmet erhan'ın bir cümlesi eşlik eder güneş doğmamış sabaha.

" hey güneş doğacak, hey sağına, soluna bak
karanlıkta yazmaktan gözlerin bozulacak…"
2008'den beri Ankara'dayım. Bu şehirde yaşadığım birçok pişmanlık var. Bunlardan biri, 2013'teki ölümüne dek geçen beş yıllık sürede Ahmet Erhan'la tanışmaya yeltenmemiş olmam. O'nun "oğul" şiirini okuduğunuzda, hele de ailenizden uzaktaysanız, üzerinizden vinç geçmiş gibi hissedebilirsiniz. Ben bu malûm şiiri, ilk kez karşıma çıktığında, peş peşe on kere okumuştum. Sanırım 2012 yılıydı. Ahmet Erhan'ı internet ortamında epey bir araştırdığımı hatırlıyorum. Bazı sitelerde Ankara'da sürekli takıldığı mekânlardan bahsediliyordu. Onları bir kenara not almıştım. Ama sonrasında araya başka başka şeyler girdi, biraz da erindim sanırım ve gidemedim. Bu sebeple o'nun şiiri bende biraz da pişmanlığa dönüşür her okuduğumda. Kendisi Turgut Uyar gibi Ağustos ayında ve Can Yücel gibi gırtlak kanserinden dolayı, 2013 yılında vefat etmiştir. Şiirinde devrimci ögelere, kendi kuşağının çatışmalarını anlattığı bölümlere rastlamak mümkündür.
İçimde birikenlerin hepsini sözcüklere dökemeyeceğimi bilsem de, elimden düşüremediğim bu şiirlerle aramda oluşan bağı biraz olsun anlatmam lazımdı. Bu büyülü mısraların sayfalarını her çevirişimde daha önce fark etmeyip altını çizmediğim dizeler gözüme çarpıyor ve yepyeni anlamlar doğuruyor içimde. Eksikliğini duyduğum, yetişemediğim, kaybettiğim birçok şeyin özleminden bu dizelerle arınıyorum. Dünyayla aramdaki mesafelerin uzamaya başladığı bu dönemde anlıyorum ki Ahmet Erhan okumalarım asla bitmeyecek. Ezberimdeki ve içime yerleşmiş bir sürü şiiriyle yitip gitmeyeceğimi biliyorum.
576 syf.
Üstadın tüm şiirlerini kapsayan iki ciltlik oluşumun ilkiydi okuduğum , içinde kendinize ait hani ' bu benim cümlem yahu ''diyebilecek manada cümleler bulabileceğiniz bir kitap, şairin acıları mutlulukları aşkları belki sevdaları dahi tanıdıktır aslında , Şiirlerin içinde kitaba dair bir kaç dizede kendi hikayenizle karşılaşabilirsiniz , Okuyun demiyorum nasılsa bir gün yolunuz Ahmet Erhan dan mutlaka geçecektir .. Geç Kalmamanız ümidiyle ..
576 syf.
·9/10
Kırmızı Kedi’nin iki cilt halinde sunduğu Bütün Şiirleri serisinin ilk kitabı.

Sevgi, aşk, hiçlik ama en çok da ölğm var onun şiirlerinde.

Behçet Necatigil ödülünü alırken Edip Cansever vardır karşısında ve ‘Evlat ne çok bahsetmişsin, daha gençsin oysa, kimden öğrendin ölümü...’ diyecektir kendisine.

Hepsi birbirinden güzel şiirler için buyurun
Yağmurlar yağardı uzun uzun.
Göğü senin saçlarında koklardım.
Garip, örneğin güneşin doğuşunu senin yüzünde izlemek gibi garip alışkanlıklarım vardı.
O zamanlar henüz çözülmemişti dünyanın bütün sırları.
Bu kadar kolay değildi yadsımak.
Sen kollarımda bir ırmak gibi akmayı benimsedin; hep öyle kalmayı.
Bense ırmakların denizlere, okyanuslara taşındığına inanırdım - hala inanırım. Bilirsin, bir tek yağmur damlasında bile boğulmaktır benim tek ayrıcalığım.

Sana hiç kullanılmamış sıfatlar yakıştırırdım; şimdi bütün sıfatların ötesinde sevdiğim sevgili.
Bedenini bir dünya olarak dolaştığım, dağları, uçurumlarıyla sarıp sarmaladığım.
Nerdesin şimdi?
Neden yoksun ki?
Uzun upuzun bir yağmur yağıyor yaşamı boyunca insanın.
Yüzeyde kalan her şeyi alıp götürmek, derindeki duyguları beslemek için.
Yağmur benim adıma yirmi dört yıl, üç ay altı saattir yağıyor ve nerde dinecek bilmiyorum artık.
Sen bu yağmurun neresindesin?
Bütün unutmaları denedim, sonsuza dek anımsayacak kadar.

Sevgilim, hep var olan yitikliğim benim.
Özleyip de vardığım her yerden,
hemen kaçsam diyorum
Ne aradığımı biliyorum, ne bulduğumu
Bilmem neresinde yanıldım ben bu hayatın ?

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Burada Gömülüdür 1. Cilt
Alt başlık:
Bütün Şiirleri
Baskı tarihi:
Kasım 2017
Sayfa sayısı:
576
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786059908375
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Burada Gömülüdür 1. Cilt
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Kırmızı Kedi Yayınları
Nefret ediyorum ve seviyorum seni
Girdiğin bütün kapıları açık bırak
Birazdan git diyebilirim çünkü..
Çağım yalnız bırakmıyor beni, ellerini
Tutuşumda, usulca öpüşümde dudağını
Çağım aramızda çekilen kanlı bir bayrak
Uzayan, akan bir irin yolu gibi.

Sözcükleri güden çobanları var kalbimin
Beynimin yaşamı saran kıskaçları
Bitsin dediğim yerde bunun için başlıyorum
Yitirdiğim her şeye dönüp de bakmam bundan
Sensin yalnızlığa uzanan yolların düğüm yeri
Ama şu anda içimde öyle çoğulsun ki
Böyle irkilmezdim dünyayı kucaklasam.

Kitabı okuyanlar 144 okur

  • Hüsna Aytaç
  • BURHAN KEBABCI
  • Serhat Çağan
  • Muhammed İkbal
  • Can
  • Alaz
  • Emrah Diler
  • Haktan
  • Gulan
  • Büşra

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%4.3
14-17 Yaş
%0
18-24 Yaş
%30.4
25-34 Yaş
%43.5
35-44 Yaş
%8.7
45-54 Yaş
%0
55-64 Yaş
%0
65+ Yaş
%13

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%42.9
Erkek
%57.1

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%74.6 (47)
9
%12.7 (8)
8
%6.3 (4)
7
%3.2 (2)
6
%3.2 (2)
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0