Kendimi tanımak için duvardaki aynaların yeteceğini sanıyordum. Derken (yirmi yaşlarında filan olmalıyım) Kapital’de genellikle atlanılan bir dipnotla karşılaştım. Şöyle diyordu Marx: “İnsan dünyaya elinde bir aynayla ya da ‘ben benim’ ifadesiyle yetinen Fitche’ci bir filozof olarak gelmediğine göre, kendisini başka insanlarda görür ve tanır.”
Gabriel’ın bu kadar ısrarla tekrarladığı bu şarkının hikmeti ne olabilir diye düşündüğümde beni kavrayıveren dizeler şunlar oldu: There’s no point in direction, we cannot even choose a side / Yön almanın anlamı ne, bir taraf seçemiyoruz bile.
Ömrümüzün mutluluğu, soylu bir ruhun rahatlığına, doygunluğuna, düzenli bir kafanın kararlı ve güvenli oluşuna bağlı olduğu için, hiçbir insana, komedyasının en son ve şüphesiz en zor perdesini oynamazsan önce mutlu denemez. O perdeden önce maske takınmış, felsefenin güzel öğütlerine gösteriş olsun diye uymuş ya da sarsıcı olaylarla sınanmadığımız için hep sağlam yürekli kalmayı başarmış olabiliriz. Ama ölüm karşısında son rolümüzde, gösterişe yer kalmaz artık, o zaman anadilimizle konuşmak, dağarcığımızda iyi kötü ne varsa olduğu gibi ortaya dökmek zorundayız.