Birbirinin benzeri iki kişi olmadığından belli mizaçta bir kadın, belli mizaçta bir erkekle muhteşem şekilde uyumlu olmalıdır. Elbette doğacak olan çocuk gözetilerek. Gerçek tutkulu aşk, birbirleri için tamamıyla uygun iki kişinin karşılaşması kadar nadirdir. Bu arada hepimizde gerçek tutkulu aşk olasılığı mevcut olduğundan şairlerin eserlerinde neden bunu ele aldığını da anlıyoruz. Tutkulu aşkın özü, doğacak çocuğun beklentisine ve mizacına yöneldiğinden, iki kişi arasında mizaç ve entelektüel yeterlilik açısından mükemmel bir uyum olduğunda, bu farklı cinslerden genç, hoş görünümlü iki kişi arasında cinsel aşk olmadan arkadaşlığın olması da hayli muhtemeldir. Hatta cinsel ilişki konusunda birbirine karşı belli bir isteksizlik de söz konusu olabilir. Bunun nedeni ,onların sahip olacağı çocuğun fiziksel ya da zihinsel olarak uyumsuz niteliklere sahip olacak olmasıdır. Kısacası çocuğun varlığı ve doğası türde kendisini gösteren yaşama arzusunun amaçlarıyla uyumlu olmayacaktır.
Diğer taraftan mizaç, kişilik ve zihinsel yeterlik açısından hiç de uyumun olmadığı ve isteksizliğin, hatta birbirine karşı nefretin var olduğu aksi bir durumdaysa cinsel aşkın ortaya çıkması mümkündür. Bu tür bir aşk kişileri kör edip evliliğe götürürse, o mutsuz bir evlilik olur.
Yaşam bizden tuhaf bir şekilde teslimiyet bekler. Ancak bu duruş erkeklerden esirgenmiştir. Zayıflık olarak bildirilmiştir onlara. Zayıf noktalarımızın çok insani, gücün ise göreceli olduğu kasıtlı olarak atlanmıştır. Kadın erkek ilişkileri arasında dengeyi mahveden şey budur. Erkekler rollerin arasında sarkaç gibi salınır. Erkek olmak ve insan olmak çok farklı iki durum olarak işlenir zihinlerine. Ya erişkinlikten korkup çocuk olarak kalmaya karar vererek bütün sorumluluğu kadına bırakmaya karar verirler ya da gerçek bir erkek olmanın gereklerini yerine getirip tüm durumları kontrol etmeye, kararları vermeye, sorunları çözmeye çabalarlar. Aradaki insanca düzeyler kaybolmuştur. Tüm bunların nihayetinde erkekler, kadınların gücün göreceli olduğuna inandıklarını, karşılarında kahraman beklemediklerini, her ne kadar kadınlar da bazen kendi zehirlenmiş zihinlerinde muhtaç, korunma kollanma ihtiyaçlarıyla bir sığınma evi arıyor gibi dursalar da onların yaşam içinde gerçek bir canlı ile temas etmek istediklerini gözden kaçırırlar.
"Başımıza gelmiş ve kaçınılmaz olan acılardan sonraki yaşamımızda söz sahibi olursak anlam bulabiliriz. Kendimizi avunmaya ya da ehlileşmeye değil, önümüzdeki yaşamı şekillendirmeye adarsak bir zamanlar girdiğimiz hücrelerden çıkabiliriz"... "Ne istiyorsak o olmak yolunca artık bir erişkin olma özgürlüğünü ve sorumluluğunu hissedersek dış dünya bizi ürkütmez."