İnsan suyu bilmeyen balık gibiydi, bilmesi için sudan çıkması gerekiyordu. Hayat mecbur bırakmadıkça insan hayatı boyunca hayatını sorgulamıyordu, sorgulamak için bir sebep gerekiyordu. Hayat pek çok kişiye bu sebebi veriyordu aslında; tesadüf sandığımız karşılaşmalar, kaderin oyunu sandığımız olaylar hayatın GÖR deme biçimiydi. Ama çoğunluk görmezden gelmeyi tercih ediyordu, hayatın akıntısının içinde kaybolup gidiyordu ya da büyük bir kayaya çarpıp parçalanıyordu.
İnsan yaşadıklarını korktuğu için unutur ya da utandığı için. Hatırlayınca acı veriyor diye unutmaz, acı kendini unutturmaz çünkü. Terapilerde açığa çıkan travmalar aslında unutulmamıştır, hep aynı yerde, zihnin ortasında, hatta gözlerin önünde bir yerde duruyordur, sadece dile gelmemiştir. Gerçekten unutulmuş, hafızanın kuyusundan söke söke çıkarılmış bir travma varsa, muhakkak benliği delik deşik edecek kadar büyük bir utancın ya da korkunun parçasıdır.
Korkaklar ölümlerinden önce defalarca ölürler. Yiğit adam ise ölümü yalnız bir kez tadar. Dünyada beni en çok şaşırtan şey ise insanoğlu eninde öleceğini bilmesine rağmen
korkuyor yine ölümden.
"Daha derine bakarsanız, arzuların başkaları üzerinde egemenlik kurma
arzusundan başka bir şey olmadığını göreceksiniz. Sevgili 'seven kişi' değil; sevdiği kişinin bütün hâkimiyetini ele
geçirmek isteyen kişidir.
Nasıl ki kemikler, et parçaları, bağırsaklar ve kan damarları derinin altına gömülü oldugu için insan görüntüsü çekilir bir hal
alıyorsa, ruhun heyecanları ve tutkuları da aynı şekilde hiçliğe
gömülüdür; hiçlik, ruhun derisidir.