Tanrı pis kokuyordu. Tanrı pis kokan, ufak bir zavallıydı. Aldatmışlardı bu Tanrıyı ya da kendisi düzenbazın tekiydi, tıpkı Grenouille gibi- yalnız kat kat daha beceriksiz bir düzenbaz!
Biz iki serseriyiz bu yeryüzünde
Kibar konakları bizim harcımız değil, biliyorsun
Ne güne duruyor balıkçı meyhaneleri, kötü evler
Bizi karanlıklara götüren ayaklarımız değil, biliyorsun
Biz oldum olası böyle sarhoş, böyle umursamaz
Bu ilk saltanatımız değil, biliyorsun
Yaşamak bir siyah mermerdir işlediğimiz
İçimiz serseri bizim, adımız değil, biliyorsun Ümit Yaşar Oğuzcan
anlatmak istedikçe herseyi birden yitiriyorum
bir kutupyildizi bir ben bir dinmeyen agrilarim
yapayalniz kaliyorum birden güzelim
ve müthis aglamak istiyorum
gecenin kanatlari kirik bir saati var bilmem bilir misin
ölüm korkusu alkol gibi yayilir damarlara
sakin o saatte sokaklara çikma
Hasan Hüseyin Korkmazgil
Bitmişse
Kızıllığını avuç avuç içtiğimiz şafaklar
Öğleler, ikindiler çoktan geçmişse
Bir akşamüstü garipliği
Sarmışsa her yeri
Güneş devrilmiş
Renkler solmuş
Sesler kesilmişse
Son kuşlar da geçip gitmişlerse ufuktan
Ve çiçekler
Bükmüşse boyunlarını dalgın dalgın
Bil ki ölüm saati gelmiştir
Senden uzak, kendimden uzak
Tüm umutlardan ve her şeyden uzak
Ben ölmüşümdür uzaklarda bir yerde
Ümit Yaşar Oğuzcan
Karanlık ya da soğuk ay ışığıyla aydınlanan dünyada yalnız olduğu inancının verdiği huzur içinde daha çok oyalanabilirdi, eğer günün birinde o hassas pusula hiç de yalnız olmadığını göstermeseydi.