BAY X

...acı çekmek her zaman için patolojik bir olgu değildir, acı, nevrotik bir semptom (belirti) olmaktan çok, özellikle varoluşsal engellenmeden kaynaklanıyorsa, insanca bir başarı da olabilir. İnsanın kendi varoluşuna anlam bulma arayışının, hatta buna yönelik kuşkusunun, her durumda bir hastalıktan kaynaklandığını ya da böyle bir hastalığa yol açtığını kesinlikle reddediyorum. Varoluşsal engellenme kendi içinde patolojik (hastalıklı) olmadığı gibi patojenik (hastalık yaratıcı) da değildir. Bir insanın, yaşamın yaşamaya değer oluşuna ilişkin kaygısı, hatta umutsuzluğu, varoluşsal bir bunaltıdır. Ama kesinlikle bir ruh hastalığı değildir. Böyle bir şeyi ruh hastalığı terimiyle yorumlayan bir doktor, hastasının varoluşsal umutsuzluğunu, uyuşturucu ilaçlar yığınının altına gömebilir. Bunun yerine onun görevi, varoluşsal gelişim ve gelişme krizi boyunca hastaya yol göstermektir.
Sayfa 116 - Okuyan us yayın·Kitabı okudu
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Logoterapi
Viyana'daki büroma gelip "Söyleyin doktor, siz psikanalist misiniz?" diye soran Amerikalı bir doktoru anımsadım. Ona, "Tam anlamıyla psikanalist değil; ama psikoterapist diyelim," diye karşılık vermiştim. Bunun üzerine soru sormayı sürdürdü: "Hangi ekolü savunuyorsunuz?" Ben de "Kendi teorimi; adına logoterapi deniliyor," diye yanıtladım. "Bana bir cümleyle logoterapinin ne olduğunu anlatabilir misiniz?" diye sürdürdü konuşmasını, "En azından psikanalizle logoterapi arasındaki fark nedir?" "Evet," diye karşılık verdim, "Ama her şeyden önce bana bir cümleyle psikanalizin özünün ne olduğunu anlatabilir misiniz?" dedim. Şöyle yanıtladı: "Psikanaliz sırasında, hastanın divana uzanıp, bazen söylenmesi hiç hoş olmayan şeyleri anlatması gerekir." Bunun üzerine şu açıklamayı yaptım: "Logoterapide ise hasta dik oturabilir, ama bazen duyulması hiç hoş olmayan şeyleri duyması gerekir." Elbette bu sözler nükteci bir tavırla söylenmişti ve logoterapinin özünü vermiyordu. Ne var ki psikanalize kıyasla daha az geçmişe yönelik ve daha az içe dönük olan logoterapi bir yöntem olarak düşünüldüğünde, yukarıdaki sözlerde bir gerçek payı vardır. Logoterapi daha çok gelecek üzerinde, yani hasta tarafından gelecekte yerine getirilecek anlamlar üzerinde odaklaşır (gerçekten de logoterapi anlam merkezli bir psikoterapidir). Aynı zamanda logoterapi, nevrozların gelişmesinde böylesine büyük bir rol oynayan bütün kısır döngülü oluşumları ve geri-denetim (feedback) mekanizmalarını odaktan çıkarır. Böylece nevrotik bireyin tipik benmerkezcilliği, sürekli olarak beslenmek ve pekişti-rilmek yerine, parçalanma sürecine girer. Kuşkusuz, böyle bir ifade konuyu çok fazla basitleştirmektedir; ancak logoterapideki hasta, yaşamının anlamıyla karşı karşı-ya getirilir ve bu anlama yönlendirilir. Ve hastanın
Sayfa 111 - Okuyan us yayın·Kitabı okudu
Tıpkı çok büyük bir atmosfer basıncı altında bulunduğu dalgıç hücresinden birdenbire ayrılması halinde, dalgıcın fiziksel sağlığının tehlikeye girmesi gibi, ruhsal baskıdan birdenbire kurtulan bir insanın, ahlâki ve ruhsal sağlığı da hasar görebilir. Bu ruhsal evrede, daha ilkel bir kişilik yapısına sahip olanların, kamp yaşamında kendilerini çevreleyen acımasızlıkların etkisinden kaçamadıkları gözlenmiştir. Artık özgür oldukları için, özgürlüklerini saygısızca ve acımasızca kullanabileceklerini düşündüler. Onlar için değişen tek şey, eskisi gibi baskı altında ol-mak yerine şimdi artık baskıcı olmalarıydı. Kasıtlı güç ve adaletsizliğin nesneleri değil, tahrikçileri olmuşlardı. Kendi davranışlarını, yine kendi yaşadıkları korkunç deneyimlerle haklı çıkarma yoluna gitmişlerdi. Bu da sık sık önemsiz olaylarda ortaya çıkıyordu. Bir arkadaşımla birlikte, tarlaların arasından kampa doğru yürüyorduk, önümüze yeşil bir tarla çıktı. Otomatik olarak tarlaya girmekten kaçındım, ama arkadaşım kolumu kavrayıp beni ekili tarlaya soktu. Henüz yeşermekte olan ekini çiğnemememiz gerektiği konusunda bir şeyler kekeledim. Canı sıkıldı, öfkeyle bana baktı ve bağırdı: "Konuşma! Bizden yeterince şey alınmadı mı? Karım ve çocuğum gaz odasında öldü başka şeyleri anmama gerek yok- ve sen birkaç yulaf sapını çiğnememi yasaklayacaksın!"
Sayfa 106 - Okuyan us yayın·Kitabı okudu
soylu insan ırkı ve soysuz insan ırkı
Gruplar arasındaki sınır birbirine girmiştir, bu nedenle şunların melek, bunların şeytan olduğunu söyleyerek konuları basitleştirmememiz gerekir. Elbette kampın olanca etkisine karşın tutuklulara nazik olması, bir gardiyan ya da usta için önemli bir başarıydı; buna karşılık kendi arkadaşlarına kötü davranan bir tutuklunun adiliği, aşağılanmaya çok daha layıktı. Açıkçası tutuklular, bu tür insanlardaki kişiliksizliği özellikle can sıkıcı buluyor, buna karşılık gardiyanlardan görülen en küçük nezaket karşısında bile derinden etkileniyordu. Bir keresinde, bir ustanın, kahvaltısından arttırdığı bir parça ekmeği nasıl gizlice bana verdiğini anımsıyorum. O gün beni gözyaşlarına boğan, verilen bir parça ekmek değildi. Ekmeğin yanı sıra bu insanın bana verdiği insanca "bir şey"di: Armağana eşlik eden sözler ve bakışlar. Bütün bunlardan, bu dünyada iki insan ırkı olduğunu, ama sadece iki ırk olduğunu -soylu insan "ırkı" ve soysuz insan "ırkı"-öğrenebiliriz. Her ikisi de her yerde bulunur, toplumun her kesimine sızar. Hiçbir grup sadece soylu ya da sadece soysuz insanlardan oluşmaz. Bu anlamda hiçbir grup "arı ırk" değildir ve bu nedenledir ki bazen kamp gardiyanları arasında da soylu birisine rastlanabiliyordu.
Sayfa 102 - Okuyan us yayın·Kitabı okudu
gardiyanlar arasında bile bize acıyanların bulunduğunu belirtmek gerek. Burada sadece özgürlüğüme kavuştuğum kampın komutanına değineceğim. Özgürlükten sonra, bu komutanın, tutuklular için en yakın pazar kasabasından ilaç almak amacıyla kendi cebinden önemli miktarlarda para verdiği ortaya çıktı (daha önce bunu sadece kendisi de tutuklu olan kamp doktoru biliyormuş).Ama yine kendisi de bir tutuklu olan kıdemli kamp muhafızı, SS gardiyanlarından çok daha katıydı. Yakaladığı her fırsatta diğer tutuklulara dayak atıyor, buna karşılık kamp komutanı, bildiğim kadarıyla hiçbirimize karşı bir kez olsun el kaldırmamıştı.
Sayfa 101 - Okuyan us yayın·Kitabı okudu