Hiçbir şey lisan kadar bir ağaca müşabih değildir. Lisanlar -tıpkı ağaçlar gibi- mevsim mevsim rengini kaybeden ölü yapraklarını dökerler ve tazelerini açarlar. Lisanın yaprakları kelimelerdir.
Edebî bir metni okuyorken, daha düne kadar zinde bir mânâsı olan "melek" kelimesinin, bugün tamamen hayatiyeti tükenmiş, renksiz ve şekilsiz bir lâfız haline geldiğini hissettim. Bu kelime şimdi Türkçede soğuk bir naaştan başka bir şey değildir.
Melek nedir?
Edebiyattaki mânâsına göre, melek bir kadındır ki, gözleri mavi, saçları sarı ve beyaz entarisinin etekleri uzundur. Hıristiyan sanatında melek, lepiska saçları topuklarına kadar uzanan, büyük güvercin kanatlı, mahcup bir genç kız suretinde temsil edilir ve daima elinde sur nev'inden bir musikî âleti olduğu halde, gökte beyaz bulut yığınlarının kenarından tebessüm ettirilir.
Bu verem çehreli mâverâî güzelin enmûzeci, kadın kıyafetinin son inkılâbına kadar devam edebilmişti. Fakat kadın saçları, berber makasıyla kısalıp, eteklerin yarısı da terzi nefesiyle uçarak dizleri çıplak bıraktığı günden sonra, melek, birden, mâzînin silik şekilleri arasına düşmüştür.
Şeytanî bir alevin temasıyla, taraf taraf ateş kırmızılığına boyanan muasır kadın çehresi yanında, sarı saçlı ve mavi gözlü "melek" şimdi aptal bir halayık çehresinden daha fazla câzip değil.