Hemen her sabah gazeteyi açınca okuduğumuz klişe havadisten biri: "Falan mahallede, filânın kızı, şu yaşta filân hanım, sevdiği gençle, şu veya bu sebepten dolayı evlenemediği için eline geçirdiği bir şişe tentürdiyodu içmiş veyahut kendini civar bir bostanın kuyusuna atmış. Zamanında yetişilemediğinden ilh..."
Aşkın zedelediği bin türlü talihsizler içinde en ziyade bu hiçe giden kurbanlara acımalı. Zira bu zavallılar bilmiyorlar ki, birbirleriyle evlenmemeleri lâzım gelenler varsa onlar da yalnız sevişenlerdir. Üstadım Gourmont'un dediği gibi aşk ile izdivacı karıştırmamalı. Aşk yabani bir hayvandır. Kanunlar haricinde, isyan ve ihtilâl dağlarında yaşar. Ancak gece, karanlıklar basınca, gizli yollardan şehre girer ve bahçelerin tarhını, ağaçlı caddelerin kanepelerini alt üst eder. İbadethanelerde her gün tel'in edilen aşktır. Hükümetler, polis ve jandarmayı ona karşı silâhlandırır. Hâlbuki izdivaç, bir şehir müessesesi, bir emniyet tertibatıdır. At cambazhanelerinde musiki çalan ve fokstrot oynayan, dişi sökülmüş, tırnakları eğelenmiş zararsız arslan, orman canavarına nazaran ne ise, aşka kıyasen de izdivaç odur.
Aşk muvakkat, izdivaç ise daimidir. İzdivacı aşkın devamı zannetmiş nice safdil çiftler, üç ay geçmeden dudaklarda ateşin söndüğünü görmüşler ve bir akşam, kendilerini karşı karşıya esner bulmaktan hayret etmişlerdir. Aşk değişmeyince ölür.
En eski edebiyattan en yenisine kadar, her dilde, şiirin mevzuu zevce değil, maşukadır, hayaller ve istiareler, hep sevgilinin süzgün gözleri ve karanlık kirpikleri etrafında pervaneler gibi uçuşur. Kahramanı zevce ve mevzuu izdivaç olan hikâyeden daha tatsız ne olabilir?