"İhanet, bir kolunu cephede bırakmış, bir savaş sakatı kılığına girmişse, bunun bir tek anlamı olur: İnsanlığımıza vurulan bu canlı hakareti temizlemek için kadın, erkek, çocuk, biz yılmayanlar, daha çok, daha şiddetli, daha geberesiye çalışacağız. Bir uçurumdan gözü kapalı atlar gibi... Ötekileri de hatırla bakalım... Onlar o kadar kahramanken senin oturup ağlaman da insanlığımıza yakışmaz. Altmış altı oynar gibi gülerek ölüme giden Laz takacıları, mavnaya cephane yüklerken, ne var, diye tekneye çıkmak isteyen gümrük muhafaza memuruna sarılıp beraber denize atlayarak beraber boğulan Hamal Kürt Muso'yu, tevkif edilecek arkadaşlarına kaçma fırsatı vermek için elini mahsustan dişliye kaptıran Tesviyeci Ahmet Usta'yı, doğma büyüme İstanbullu olduğu, ömründe bir kere bile Heybeli'ye geçmediği halde sınıftaki kürsüsünün altında kendisini Şeytan Adası'na götürecek kadar tehlikeli belgeler saklayan genç öğretmenleri, tavuk kesemeyecek derecede yufka yürekliyken işgal kuvvetleri zabitlerini karanlıkta bıçaklamaktan çekinmeyen esnafları, ameleleri, burada kalmak emrini alınca gidip dövüşemeyeceklerine ağlayan, Trablusgarp'ta, Balkan'da, Seferberlik'te durup dinlenmeden dövüşmüş subayları, gizli teşkilata çalışan 10-12 yaşındaki çocuk Murat'ları, Polis Müdüriyeti zindanlarında Kuvayi Milliyecilere işkence ederken ilk fırsatta kulaklarına eğilip, biraz daha dişini sık kardeşim... dövmekten şimdi vazgeçeceğiz, aman söyleme, diye fısıldayan polis neferlerini, hele hepsinin üstünde, bizim İzmirli Niyazi'yi düşün!" İhsan, böylece Niyazi ağabeyimi hatırlatır hatırlatmaz bana bir cesaret geldi... Ben ne zaman ümitsizliğe düşsem Niyazi ağabeyimi hatırlarım...