"Padişah Buhari'yi yaktıysa ne çıkar? Yakar a!.. Her yer zaten yangın yeri! Ben olsam hamamları değil, fırınları da din kitaplarıyla ısıtırdım. Herif memleketi yakıyor, bir şey demiyorsun. Şarkî Rumeli'yi veriyor, Mısır'ı veriyor, Bosna'yı, Hersek'i veriyor. On padişahın aldığını bir padişah verdi; aldırmıyor, uyuyorsun. Hoca! Hoca! Fennin çelik dişi dinin çürük kafasını delik deşik etti, Sinan kalfanın kubbesi altında Allah'ı arayan bir sen kaldın, bir de Kör hafız! Asır, tek din, tek mabet asrı! Benim Allah'ım ne senin Allah'ındır, ne mahalle imamınınki!.. Benim kubbemin kandillerini kozmoğrafya yakar, seninkini evkaf kayyumu!.."
En büyük meselemiz budur; mazi ile nerede ve nasıl bağlanacağız, hepimiz bir şuur ve benlik buhranının çocuklarıyız, hepimiz Hamlet'ten daha keskin bir "olmak veya olmamak" davası içinde yaşıyoruz. Onu benimsedikçe hayatımıza ve eserimize daha yakından sahip olacağız. Belki de sadece aramak ve bütün kapıları çalmak kâfidir
Yerin dibine batası bir akla uşaklık ediyoruz. Değişiği, örneksizi, uyuşmazı göresi gözümüz, taptaze, yabancımsı şarkıları duyası kulağımız yok. İllaki ezberlerimizdeki dirhem, baba yadigârı terazi. Olursa, kendimizinkini andıran gidişatlardan olsun. Hani neredeyse hayatı bile ezberleyip, sonra yaşayacağız...
" ... hepimiz hiç ara vermeden yanlışlıklar yaparız. Hem de gerçeğe çok benzeyen yanlışlıklar... Çoğumuz bunu, karşımızdakileri aldatmak için değil, gerçeklerimizin yüzde yüz gerçek olduklarından bir an bile şüphelenmediğimizden böyle yapıyoruz. Biraz kuşkulansak, çok şeyler düzelecek... Bizim, değişmez gerçeklerimizin yanında, karşısında, önünde, arkasında, başka gerçeklerin olabileceğini biraz düşünsek..."