BaYSuS

BaYSuS
Puan vermedi·440 syf.··
Beğendi
·
2026 30. kitabı
Salman RushdieSalman Rushdie 'nin bu kitabını elime alırken "yine mi tarihî roman?" diye düşündüm ama sayfalar ilerledikçe fark ettim ki bu sıradan bir tarihî kurgu değil, adeta bir masal şöleni. İki farklı dünya arasında gidip gelmek Akbar'ın sarayındaki ihtişam ve Floransa'nın dar sokakları başta biraz kafa karıştırıcı gelse de, hikayeler birbirine öyle güzel kenetleniyor ki sonunda bu yapı kitabın en büyük cazibesi haline geliyor. En çok etkilendiğim nokta, hikaye anlatımının gücüne dair yapılan vurgu. Saraydaki yabancı, büyükannesinin öyküsünü anlatırken gerçekle kurgu arasındaki çizgi bulanıklaşıyor ve biz okuyucu da "acaba bu gerçek mi yoksa uydurma mı?" diye sorgularken buluyoruz kendimizi. Rushdie burada ustaca bir oyun kuruyor; hikayelerin insanları nasıl büyülediğini, inancın gerçeği nasıl yaratabildiğini gösteriyor. Akbar'ın hayalindeki karısı Jodha hem gerçek hem değil işte, bu ikilik çok hoşuma gitti. Karakterler canlı ve renkli. Özellikle "Il Machia" yani Machiavelli, sıradan bir tarihî figür olmaktan çıkıp arkadaş canlısı, biraz çılgın ama zeki bir tip olarak karşımıza çıkıyor. Qara Köz ise kitabın gerçek yıldızı; güçlü, gizemli ve çekici. Kadın karakterlerin bu denli merkezde olması, Rönesans ve Moğol dünyasında erkek egemenliğine rağmen, okuma deneyimini zenginleştiriyor. Olumlu yanları saymakla bitmez: Dili şiirsel, betimlemeler gözünüzde canlanıyor, kokuları, renkleri hissediyorsunuz. Rushdie kelimelerle resim yapıyor adeta. Tarihî detaylar da boşuna değil, her şey hikayeye hizmet ediyor. Ama eksikleri de var. Bazen o kadar çok karakter, o kadar çok olay sıkıştırılmış ki nefes alacak yer bulamıyorsunuz. Paragraflar dolusu betimleme okurken "hikaye nereye gidiyor?" diye sormadan edemiyorsunuz. Özellikle orta kısımlarda tempo biraz düşüyor, sabır gerektiriyor. Ayrıca
Floransa BüyücüsüSalman Rushdie · Can Yayınları · 2024766 okunma
Reklam
Puan vermedi·172 syf.··
2026 29. kitabı
Yazar, muhafazakâr çevrelerde yaşayan başörtülü kadınlarla konuşmuş. Ama konu kadınların kendileri değil, erkekler. Daha doğrusu, bu kadınların gözünden erkekler. "Türbanlı erkekler" tabiri de buradan çıkıyor kadınlar örtünüyor, kurallara uyuyor, ama erkekler? Onlar sanki görünmez bir örtünün altına gizlenmiş, kendilerini saklayan kişiler. Kitap boyunca kadınların anlattıkları net: Erkekler dışarıda başka, içeride başka. Camide, cemaatte dindar görünen adam, eve gelince bambaşka tavırlar takınıyor. Kadın örtünüyor, erkek sadece “Müslüman” oluyor. Bu çifte standart, kitabın en çarpıcı noktası. Samimi ve cesur bir yaklaşımı var. Yazar konuları gündeme getirmek için risk alıyor. Muhafazakâr kesimin iç çelişkilerini, dışarıdan değil, içeriden yaşayan kadınların ağzından aktarıyor. Bu da kitaba inandırıcılık katıyor. 170 sayfalık kitap, lafı uzatmıyor; her bölüm kadınların kendi sözleriyle ilerliyor. Sanki bir kahvehanede oturmuş, başörtülü bir teyzenin “Bak kızım, şu erkeklerin hallerine” demesini dinliyormuşsun gibi. Mizahı da iyi kullanıyor. “Türbanlı erkekler” gibi ironik bir başlık, kitabın ağır bir ders kitabı havasına girmesini engelliyor. Gülümsetiyor, düşündürüyor, ama içinizi burkan bir mizah bu. Ama kitap tek boyutlu kalıyor bazen. Erkekler hep aynı: İkiyüzlü, kadını baskılayan, dışarıda dindar evde sert. Gerçek hayatta iyi niyetli, eşitlikçi muhafazakâr erkekler de var tabii. Kadınlar da çoğunlukla pasif gibi duruyor; anlatılan hikâyelerde “Erkekler böyle, biz de çekiyoruz” havası var. Oysa kadınlar kendi seçimlerini yapmış, örtünmüş ve hayatlarını sürdürüyorlar. Daha aktif hallerini görmek isterdim. Çözüm önerisi yok. Kitap sorunu güzel gösteriyor ama “Peki ne yapmalı?” sorusuna cevap vermiyor. Eleştirel bir bakış güzel ama biraz yol gösterici olsa
Türbanlı ErkeklerSelin Ongun · Destek Yayınları · 201030 okunma
Puan vermedi·190 syf.··
Beğendi
·
2026 28. kitabı
Yüreğimin Sesini Dinle, Yüreğinin Götürdüğü Yere GitYüreğinin Götürdüğü Yere Git ’in bıraktığı duygusal boşluğu tamamlayan bir devam hikâyesi gibi. İlk kitapta büyükannenin sesini takip ederken, bu kez torunun kendi iç sesine kulak veriyoruz. Benim için bu geçiş, sanki aynı hikâyenin başka bir odasından içeri girmek gibiydi; tanıdık ama bambaşka bir atmosfer. Susanna TamaroSusanna Tamaro en güçlü yanı yine kendini gösteriyor: duyguları saklamadan, süslemeden, olduğu gibi anlatması. Bazı cümlelerde durup nefes alma ihtiyacı hissettim; çünkü karakterlerin iç hesaplaşmaları bana da kendi içimde bir şeyleri yoklattı. “Kalbin sesini dinlemek” fikri, özellikle günümüzün hızına kapıldığımızda kulağa romantik bir slogan gibi geliyor ama kitap bunu gerçekten yaşayan bir insanın ağzından duyuruyor. Bu samimiyet hoşuma gitti. Kuşaklar arası bağlar ve kadın kimliği temaları da romanda güçlü bir şekilde hissediliyor. Büyükannenin yaşadıklarıyla torunun bugünü arasında kurulan köprü, bana aile hikâyelerinin aslında hiç bitmediğini, sadece el değiştirdiğini düşündürdü. Yazarın kişisel olanı toplumsal olanla birleştirme biçimi, romanın duygusal etkisini artırıyor. Tabii bazı yerlerde duygusal yoğunluk o kadar yükseliyor ki, anlatı biraz “hayat dersi” vermeye kayıyor. Bu bölümlerde metnin doğal akışı hafifçe kırılıyor; sanki yazar bir anlığına karakterleri bırakıp doğrudan okura konuşuyor gibi. Ayrıca romanın iç dünyaya bu kadar odaklanması, dış dünyayı ve yan karakterleri biraz gölgede bırakmış. Bu da zaman zaman hikâyenin ritmini yavaşlatıyor. Yine de Yüreğimin Sesini Dinle, içsel yolculuklara meraklı olanlar için değerli bir kitap. Ben okurken hem kendi geçmişimi düşündüm hem de sezgiyle mantık arasında gidip gelen o ince çizgiyi. Yazarın sakin ama derin anlatımı, insanı kendi içine doğru çağıran bir etki yaratıyor.
Yüreğimin Sesini DinleSusanna Tamaro · Can Yayınları · 20231,273 okunma
7/10
·312 syf.··
Beğendi
·
2026 27. kitabı
Bu kitabı elime aldığımda klasik bir tarihi aşk romanı okuyacağımı düşünüyordum. Hikâyenin beni baloların, görgü kurallarının ve romantik tesadüflerin olduğu bir dünyaya götüreceğini tahmin ediyordum. Ancak birkaç sayfa ilerledikten sonra kitabın beklediğimden biraz daha eğlenceli ve hafif bir tona sahip olduğunu fark ettim. Samantha Grace özellikle Vivian karakterini oldukça canlı yazmış. Vivian dönemin kalıplarına tam olarak uyan bir kadın değil. Maskeli balolarda şık elbiseler içinde dolaşsa da zihninden geçenleri okuduğunuzda bambaşka bir Vivian’la karşılaşıyorsunuz. Bazen “Etrafta kimse yokken neden hanımefendi gibi davranayım?” diye düşünüp rahatça koltuğa yayılması gibi anlar kitabın en keyifli kısımlarını oluşturuyor. Onun iç sesi hikâyeye mizah katıyor ve karakteri oldukça samimi hale getiriyor. Erkek karakter ise biraz daha tanıdık bir çizgide ilerliyor. Güçlü, zengin ve başlangıçta biraz kibirli görünen ama zamanla yumuşayan klasik romantik roman karakterlerinden biri. Aralarındaki çekim hissediliyor fakat olayların gelişimi çoğu zaman tahmin edilebilir ilerliyor. Kitabın mizahı en güçlü taraflarından biri. Özellikle çay davetleri, salon sohbetleri ve dönemin görgü kuralları etrafında gelişen sahnelerde Vivian’ın iç sesini okumak oldukça eğlenceli. Yazar bu sahnelerde dönemin yapay sosyal kurallarına küçük göndermeler yapıyor. Yan karakterler ise biraz daha silik kalmış. Vivian’ın çevresindeki kişiler hikâyede yer alsa da çok derinleşmiyorlar. Bu nedenle hikâyenin dünyası zaman zaman yüzeysel hissedilebiliyor. Genel olarak “Aşka Karşı Koyma” hafif, akıcı ve keyifli bir okuma sunuyor. Büyük sürprizler ya da çok derin bir atmosfer beklememek gerekiyor. Daha çok rahat bir zamanda okunabilecek, gülümseten bir romantik hikâye gibi düşünülebilir. Özellikle
Aşka Karşı KoymaSamantha Grace · Aspendos Yayıncılık · 2014199 okunma
Puan vermedi·156 syf.··
Beğendi
·
2026 26. kitabı
Maria Lang'ın bu romanı, İsveç kırsalının sakin yüzeyinin altında yatan karanlık sırları ortaya çıkaran tipik bir "whodunit" örneği. Kitap sıcak bir yaz gününde başlıyor ve sayfalar ilerledikçe gerilimi yavaş yavaş artırıyor. Başlangıçta oldukça dingin görünen ortam, kasabanın gündelik hayatı ve insanlar arasındaki ilişkilerle birlikte gölgeleniyor. Bu da okuyucuyu ilk sayfalardan itibaren merakın içine çekiyor. Lang, karakterlerini oldukça inandırıcı çiziyor. Puck Bure ve Christer Wijk ikilisi, klasik polisiye çiftlerinden farklı olarak daha samimi ve insani bir ilişki kuruyor. Puck'ın gözlemleri ve sezgileri, polisiye romanlarda sıkça gördüğümüz soğuk mantık yürütmenin yerine duygusal bir zeka getiriyor; bu da hikayeyi daha yakın hissettiriyor. Olayları yalnızca mantıkla değil, insanların davranışlarını ve ruh hallerini okuyarak anlamaya çalışması romana farklı bir tat katıyor. Mekan betimlemeleri güçlü. İsveç yaz geceleri, bahçedeki dalyalar, küçük kasaba havası öyle canlı aktarılmış ki kitabı okurken neredeyse ortamın serinliğini hissediyorsunuz. Bu atmosfer, cinayetin yarattığı gerilimi artırıyor; sakin güzelliğin içinde işlenen şiddet çok daha sarsıcı. Kurgu klasik polisiye kurallarına sadık. Şüphelilerin her biri için geçerli bir motiv var ve son sayfalara kadar kimseyi kesin olarak eleyemiyorsunuz. Bu durum kitabı merakla ilerletiyor ve sayfaları hızla çevirtiriyor. Diyaloglar yer yer yapay. Yan karakterlerin konuşmaları günümüz okuyucusuna biraz mesafeli gelebilir. Bazı karakterler sadece hikayeye hizmet ediyor ve derinlemesine işlenmiyor. Tempo dalgalı; cinayet öncesi tanıtımlar uzun sürebiliyor. Yine de "Gelin Çiçeği Cinayeti" kusursuz olmasa da akıcı, atmosferik ve okuma isteğini canlı tutan bir roman. Yaz günlerinde serin bir köşede okunacak,
Gelin Çiçeği CinayetiMaria Lang · Milliyet Yayınları · 197126 okunma
Reklam