Pişmanlıkların güzel tarafı bu sanırım. İnsan aynı hataları tekrar etmemeyi öğreniyor. Bazen de gelecekteki geçmişine ışık tutan bir yol gösterici gibi geliyor.
Valla ortalarda sırf edebiyat yapıcaz diye peygamberleri sevabı günahı kullanan o kadar çok kimse var ki ve öyle sözler dönüyor ki öfkelenmemek mümkün değil. Edebiyatınızı daha farklı yaparsanız insanların kutsallarına dokunmadan yaparsınız ama bunlardan faydalanmak istiyosanız o başka tabi... asla tasvip etmiyorum etmicem de hiçbir zaman. iyi günler
Benim cümlem yeni bir peygamber iddiası değil, çağın insanına dair metaforik bir serzenişti. Kaldı ki İslam inancında ahir zamana dair Mesih ve Mehdi anlatıları da vardır. Yani meseleye bu kadar öfkeyle değil, biraz daha düşünerek yaklaşmak gerekirdi. Yine de kırıcı bir üslup yerine karşılıklı anlayışı tercih ederdim.
Eve girdiğimde gözlerim adeta buz tutmuş gibiydi. Isınmak için sığınmıştım bu eve. Fakat yanan şömineye rağmen donarak ölmüş bir aileyi görünce, bir an gözlerime inanamadım.
Belki birkaç lokma yiyecek verirler diye umut ettiğim bu insanların, zengin bir sofranın başında açlıktan kemikleri çıkmış hâlde oturuyor oluşu aklımı allak bullak etmişti. Hele o çocuk…
Gözleri fal taşı gibi açıktı. Önündeki yemeklere rağmen bir deri bir kemik kalmış bedeni sandalyeye çakılı duruyordu sanki. Onu gördüğüm anda patilerimin gerildiğini hissettim.
“Bu ne tür bir saçmalık böyle?” diye miyavladım içimden.
Evet, miyavladım. Çünkü ben bir kediyim.
Belki bu kısmı size komik gelebilir. Ama karşımdaki dehşetin yanında, gülmeyi uzun süre unutacağımı o an henüz bilmiyordum.
Bu evde neler olduğunu anlamak zorundaydım artık.
Bir dedektif edasıyla etrafı incelemeye başladım. Gözlerimden önce kedi duyularım devreye girmişti bile. Ama dürüst olmak gerekirse, önce şu aç karnımı doyurmam gerekiyordu.
Sofranın ne kadar zengin göründüğünü söylemiştim. Sadece yemekler değil, masanın düzeni bile insanın iştahını açıyordu. Gümüş çatal bıçaklar, kristal bardaklar, hâlâ ince ince tüten tabaklar…
Karidesler, ıstakozlar, etler…
Hepsi sanki birkaç dakika önce hazırlanmış gibiydi.
Ama sonra bir şey fark ettim.
Bu sıcaklık… insanların ölüm şekliyle hiç uyuşmuyordu.
Şöminenin başında donarak ölmüşlerdi.
Öyleyse yemekler neden hâlâ sıcaktı?
Kulaklarım yavaşça gerildi.
İşte tam o anda gözüm masadaki boş sandalyeye ilişti.
Orada duran tabağı ilk bakışta fark etmemiştim.
Burnumu havaya kaldırdım.
Hayır… mümkün değildi.
Bu…
Benim en sevdiğim kedi mamasıydı.
Evet evet… Hayır, hayır…
Bu yemeklerin büyülü olduğunu düşünmeye başlamıştım artık. Çünkü bu çılgınlık başka türlü açıklanamazdı.
Ama kim kendi yemeğine büyü yapardı ki?
Ya da… bunu kim yapmıştı?
Bu şatoyu andıran evin içinde yaşayan başka biri mi vardı? Önce bunu öğrenmeliydim.
Şu an bir fareyle bile işbirliği yapabilirdim. Hatta bu fazlasıyla işime yarardı. Çünkü fiziksel olarak giremediğim yerlere onlar rahatlıkla sızabilirdi.
Farelerin dünyasında gizli geçitler vardır. Bazı kapılar yalnızca onlar için açılır. Böcekler de öyledir. Duvarların arasındaki sırları ilk onlar duyar.
Ve benim bilgiye ihtiyacım vardı.
Bu evin ne sakladığını öğrenmeliydim.
Ben yeraltı dünyasının bu küçük sakinlerini düşünürken, farkında olmadan gümüş çatallardan birini masanın kenarına doğru ittiğimi fark etmemiştim.
Çatal bir anda boşluğa kaydı.
Refleksle kulaklarımı diktim. Gözlerim yere çevrildi. Metalin ahşap zemine çarpınca çıkaracağı o sert sesi bekliyordum.
Ama beklediğim şey olmadı.
Çatal yere düştüğünde…
Sanki suya batmıştı.
O yumuşak, boğuk sesi duydum.
Bir anda olduğum yerde donup kaldım.
Hayır… bu mümkün değildi.
Çünkü ben bu eve ilk girdiğimde zemin kupkuruydu.
Burnumu aşağı indirdim.
Nem kokusu.
Soğuk. Derin. Eski.
Ne ara olmuştu bu?
Evin içini ne zaman su basmıştı?
Bu evde bir şeylerin değiştiğini anlamak neredeyse imkânsızdı. Sanki duvarlar, insan bakmadığında hareket ediyor gibiydi.