Kadın ve erkekten oluşan iki kişilik bir mini evren vardı karşımda. Birbirinin yörüngesinde dönüp duran ama bir gün olsun birbirinin güneşini gölgelemeyen iki gezegen.
Özlemek iyi gelecekti ama. Gündelik hayatın boku püsürü dokunmayacaktı ilişkilerine, aynı çatı altında kopan fırtınalar duyulmaz olacaktı uzaktan, hayatın çöpü ayıklanacaktı, geriye sadece anlatılması güzel şeyler kalacaktı.
Kleopatra, cariyelerinin göğsüne altın iğneler batırmayı sever, attıkları çığlıklardan, kıvranmalarından zevk alırmış. Bunların görece barbarlık çağlarında olduğunu söyleyeceksiniz, gerçi şimdi de iğneler batırıldığı için (yine göreceli olarak) zamanımızın da bir barbarlık devri olduğunu söyleyebiliriz; bugünün insanı pek çok bakımdan barbarlık çağı insanından daha üstün görüşlü olduğu halde, aklın, bilginin gösterdiği yoldan gitmeye bir türlü alışamamıştır.
Gözümü yoldan hiç ayırmadığım, yüzüne bakamadığım, kafamı çevirip gözlerini görürsem içimde yüz yıllardır bekleşen şeylerin akıp gideceğinden, onları tutamayacağımdan çok korktuğum otuz beş dakika.