Ailurophile 〄

Ailurophile 〄
*Özel bireylere layık olmaya çalışan, yüzlerine ufacık bir tebessüm bırakma gayesinde olan, ufacık dokunuşların dünyayı değiştirebileceğine inanan, atanmayı becerebilmiş(!) bir öğretmen. - Evli. İyi ki.
Cevapsız Bir Hâl Hatır: Ruhi Bey
7/10
·108 syf.··
2026 3. kitabı
Ben Ruhi Bey Nasılım, insanın kendine yakalanma anlarını yazıya döken nadir metinlerden biri. Bir şiir kitabı gibi başlar ama çok geçmeden şiirin sınırlarını aşar; düşüncenin, iç konuşmanın, hatta iç sıkıntısının dolaştığı bir alana dönüşür. Ruhi Bey bir “karakter” olmaktan ziyade bir bilinç hâlidir. Hayatla arasında tam olarak kurulmamış bir bağın, söylenememiş cümlelerin, ertelenmiş duyguların taşıyıcısıdır. “Nasılım?” sorusu burada masum bir hâl hatır değil; insanın kendine yönelttiği en çıplak, en rahatsız edici sorudur. Çünkü bu soru cevaplanmak için değil, oyalanmak için sorulur. Cansever bu oyalanmayı büyük bir ustalıkla büyütür; okur da o sorunun etrafında dolanırken kendini metnin içinde bulur. Cansever’in dili gösterişten uzak ama yoğun; süslenmiş bir şiirsellikten çok, yük taşıyan bir sadelik vardır. Dizeler bazen uzar, bazen dağılır, bazen bilinçli bir şekilde tökezler. Bu bir teknik eksiklik değil, bilerek seçilmiş bir ruh hâlidir. Ruhi Bey’in dünyası dağınıktır çünkü insanın içi genellikle düzenli değildir. Kitap boyunca modern insanın yalnızlığı, kalabalıklar içindeki silikliği, kendini fazlasıyla düşünmekten hayatla arasına mesafe koyması sezdirilir. Hiçbir şey doğrudan söylenmez ama her şey hissedilir. Bu yüzden metin, okurdan hız değil dikkat ister; geçip gitmeyi değil, durup kalmayı talep eder. Ben Ruhi Bey Nasılım, okuru rahatlatan, teselli eden bir kitap değildir. Daha çok aynayı biraz yakına tutar. Okur kendini güçlü, çözülmüş, tamamlanmış hissetmez; aksine eksik, kararsız ve çoğu zaman kendine yabancı hisseder. Ama metnin gücü de buradan gelir. Cansever insanı iyileştirmeye çalışmaz, onu olduğu yerde yakalar. Bu yüzden kitap bittikten sonra geriye net bir cevap kalmaz; yalnızca zihinde yankılanan bir soru kalır. Belki de bu metni bu
1000Kitap
Ben Ruhi Bey NasılımEdip Cansever · Koza Yayınları · 19762,889 okunma
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Dost meyhanesinde edebiyat yapmak gibi..
8/10
·168 syf.··
2025 6. kitabı
Z Raporu Hayatın üstünü örtmeye değil, çırılçıplak bırakmaya yazılmış bir kitap. Bu kitap kısa bölümlerden oluşuyor diyorlar. Evet, kısa. Ama cümleler değil, sen uzuyorsun. Bazı satırlarda boğazın düğümleniyor, bazı satırlarda kendi hayatına dönüp bakarken yakalıyorsun kendini. Yani Ali Lidar, kitabı yazarken “ben ne yaşadım?” diye değil, “biz ne hissediyoruz?” diye oturmuş sanki. Mizah var mı? Var. Ama o mizah “güldürmek için” değil; tam da yaradan kaşırken acıyı hafifletmek için. Küfür var mı? Var. Çünkü bazen edebi cümleler kifayetsiz kalır; küfür, gerçek olur. Bir bakıyorsun sayfada Nietzsche var, Cüneyd El Bağdadi var, Wittgenstein var… Ama onların yanında mahalle köşesinde içini döken bir dost da var. Bu karışım “fazla mı?” diyorsun önce, sonra anlıyorsun: Hayat da tam böyle değil mi zaten? Ve bazı bölümler var ki.. mesela “Ramazan” boğazına oturuyor. Gözünden yaş gelmiyor, ama göğsünde bir sıkışma kalıyor. Ali Lidar’ın sihri burada: Gözyaşına izin vermiyor, ama unutturmuyor. “İnsan bazı günler yaşamakla sürüklenmek arasındaki farkı unutur.” İşte böyle bir cümle geliyor, elin kitaba düşüyor. Z Raporu, kısacası, bitirince yerine koyduğun ama içinden çıkamadığın kitaplardan. Bir anlamda senin de gün sonu raporun oluyor.
Z RaporuAli Lidar · İthaki Yayınları · 20164,319 okunma
9/10
·424 syf.··
2020 2. kitabı
·
430 günde okudu
·
Okunma: 05 Ocak 2020 20:56
Kimsenin kahramanı olmak istemeyenlerin romanı Bu kitabın içinde herkes bir yerinden kanıyor ama kimse sargı bezi taşımıyor. Kimi dövüşüyor, kimi âşık oluyor, kimi sadece susuyor. Ama en çok da herkes biraz yalnız. Ve o yalnızlık, sayfaların arasında değil, cümlelerin tonunda gizli. Murat Menteş romanı yazarken sanki dünyaya değil, bir baş ağrısının ortasına konuşmuş. O yüzden okurken şunu diyorsun: “Ben de bazen böyle hissediyorum ama bu kadar güzel söyleyemem.” İşte o yüzden seviyorsun. Ama aynı zamanda yoruluyorsun da. Çünkü cümleler nefes almıyor. Hepsi ya çok zeki, ya çok yorgun. Arası yok. “Aşk bir yükseklik meselesidir. Kimi göz göze sever, kimi tepeden düşer.” Böyle bir cümle geliyor. Sonra diğer cümleye geçemiyorsun. Çünkü bu kitapta olay değil, cümle yara açıyor. Karakterler mi? Diziye uyarlasan senaryo fazla gelir. Gerçek hayata koysan buhar olur. Ama zihninde… Orada hepsi yaşıyor. Üzerine bir şey giydirilmiş yaralı bilinçler gibi. Sana benziyorlar ama tam sen değiller. Olmak isteyip de olamadığın tarafın gibi. Okurken birine âşık oluyorsun.
Korkma Ben VarımMurat Menteş · İletişim Yayınları · 20199,7bin okunma
Seçilmiş olmak..
8/10
·486 syf.··
Beğendi
·
2020 1. kitabı
·
9 günde okudu
·
Okunma: 04 Ocak 2020 13:35
Bunu okurken öyle çok satırın altını çizmedim. Çünkü çizsem ne olacak? İçimden geçip giden şeyleri bir kalem tutamaz zaten. Ama sana şöyle söyleyeyim: Bu kitapta bir şey var. Tarifi zor. Zeka desen değil, dram desen yetmez. Bu, “biri seni anladı mı gerçekten?” sorusuyla çok uzun zaman yaşamış insanların kitabı gibi. Kafanın içi çok gürültülüyse, bazen herkes sessiz görünür ya… işte o hissin sayfaya dönüşmüş hali. Bir adam var. Onun hikâyesi bu. Ama aslında değil. Yani okudukça diyorsun ki, “bu benim zihnimden de geçebilirdi.” Ama hiçbir zaman dillendiremediğin cümlelerle. Dahilik değil mesele. Dışarıdan çok zekisin ama içeride fena dağılıyorsun ya hani bazen… İşte o. Bu kitabı sevmedim demem. Ama “beni tırmaladı” diyebilirim. Çünkü öyle rahat bırakmıyor seni. Son sayfayı kapatınca rahatlama gelmiyor. Aksine, hafif bir tedirginlik kalıyor içinde. O yüzden bu kitap okunmalı mı? Bilmiyorum. Ama yalnızlıkla zeka arasında gidip gelen ince bir ip varsa, bu kitap onun üzerinde yavaşça yürümek gibi. Kimse görmüyor ama sen düşmeye çok yakınsın. Belki bu kitap o an, seni tuttu.
Akıl OyunlarıSylvia Nasar · Altın Kitaplar · 2002647 okunma
Cesur yalnızlık..
9/10
Yükseklik korkusu değil bizimkisi. Düşmenin herkesle aynı yerden olmasından utanıyoruz sadece. Bazı kitaplar var, içindekileri değil, içinde olamayanları anlatıyor. Martı onlardan biri. Adını söylüyorsun ama aklına kuş gelmesin hemen. Bu kitap daha çok, “ben başka bir şey olmak istiyordum aslında” diyen iç sesinin edebi karşılığı gibi. Jonathan diye biri var. Doğmuş, büyümüş, sistemin içinde kendine ayrılmış yeri reddetmiş. Soru şu: Kim reddedebilir? Herkes uçar; ama biri çıkıp “niye hep böyle uçuyoruz?” dediğinde, işte o zaman işler karışır. Kitap da orada başlıyor zaten. Uçmak değil bu – yön değiştirmek. Hatta yönün olmadığını anlamak. Sayfalar ilerledikçe fark ediyorsun; yazar, bir karakteri değil, bir ihtimali yazmış. Olabilirliğin ihtimali. Bireysellik narası değil bu, içsel bir başkaldırı. Bize öğretilmiş düşüş yollarını reddetmek. “Yalnız kalırım” korkusuyla örülmüş toplumsal çitlerin üzerinden atlamak. Ve belki de en önemlisi şu: Sen bu kitabı bitirdiğinde, uçma fikrine değil, düşmeyi göze alma fikrine tutuluyorsun. Kitap kısa. Cümleler sade. Ama bazıları var ki, içine diken gibi saplanıyor: “Senin sınırın, senin korkundur.” Bu kadar net, bu kadar ağır. Ama sakın umut dolu sanma bu hikâyeyi. Bu kitap mutlu sonu değil, cesur yalnızlığı öğretiyor. Ve belki de o yüzden, bir klasikten çok, kişisel bir isyan dosyası gibi okunmalı.
Martı Jonathan LivingstonRichard Bach · Epsilon Yayınları · 201680,2bin okunma