Yükseklik korkusu değil bizimkisi. Düşmenin herkesle aynı yerden olmasından utanıyoruz sadece.
Bazı kitaplar var, içindekileri değil, içinde olamayanları anlatıyor. Martı onlardan biri. Adını söylüyorsun ama aklına kuş gelmesin hemen. Bu kitap daha çok, “ben başka bir şey olmak istiyordum aslında” diyen iç sesinin edebi karşılığı gibi.
Jonathan diye biri var. Doğmuş, büyümüş, sistemin içinde kendine ayrılmış yeri reddetmiş.
Soru şu: Kim reddedebilir?
Herkes uçar; ama biri çıkıp “niye hep böyle uçuyoruz?” dediğinde, işte o zaman işler karışır.
Kitap da orada başlıyor zaten.
Uçmak değil bu – yön değiştirmek. Hatta yönün olmadığını anlamak.
Sayfalar ilerledikçe fark ediyorsun; yazar, bir karakteri değil, bir ihtimali yazmış. Olabilirliğin ihtimali.
Bireysellik narası değil bu, içsel bir başkaldırı.
Bize öğretilmiş düşüş yollarını reddetmek.
“Yalnız kalırım” korkusuyla örülmüş toplumsal çitlerin üzerinden atlamak.
Ve belki de en önemlisi şu:
Sen bu kitabı bitirdiğinde, uçma fikrine değil, düşmeyi göze alma fikrine tutuluyorsun.
Kitap kısa. Cümleler sade. Ama bazıları var ki, içine diken gibi saplanıyor:
“Senin sınırın, senin korkundur.”
Bu kadar net, bu kadar ağır.
Ama sakın umut dolu sanma bu hikâyeyi.
Bu kitap mutlu sonu değil, cesur yalnızlığı öğretiyor.
Ve belki de o yüzden, bir klasikten çok, kişisel bir isyan dosyası gibi okunmalı.