Bazı kitaplar vardır, sadece bir hikâye anlatmaz; insanın içini deşer, hırsını, gururunu, yalnızlığını yüzüne vurur. Martin Eden benim için tam olarak böyle bir romandı.
Yoksulluktan gelen, kendini eğiterek yükselmeye çalışan bir gencin hikâyesini okuyoruz ama bu yalnızca “başarı öyküsü” değil. Aksine, bilginin ve başarının insanı her zaman mutlu etmediğini gösteren sert bir yüzleşme metni. Martin’in öğrenme tutkusu, disiplinli çalışması ve yazarlık yolculuğu ilham verici; fakat toplumun ikiyüzlülüğüyle karşılaşması, kabul görmek için değişmek zorunda kalması oldukça sarsıcı.
Jack London burada sadece bir karakter yaratmamış; sınıf ayrımını, kültürel kibri ve bireyin toplum içindeki yer arayışını çok net işlemiş. Özellikle aşk boyutu da romantik değil, daha çok ideallerle gerçekler arasındaki çatışmayı gösteriyor.
Kitap boyunca en çok hissettiğim şey şuydu: İnsan gerçekten istediği yere ulaştığında mı kazanır, yoksa o yolda kalabildiği hâliyle mi?
Yoğun, düşündüren ve yer yer yoran ama bitince uzun süre zihinde dolaşan bir roman. Klasiklerden korkanlara bile akıp gidecek bir dilde yazılmış.