Tam bir realist olan Lenin’in bile düşlerimizin temelinde nesnel gerçeklik olduğu sürece ve düşleyenin onu gerçekleştirme sorumluluğunu kabul ettiği müddetçe hayallere dalıp gitmeyi onayladığı görülebilir.
Ölüm döşeğindeki kapitalizm hâlâ hepimiz için pek çok felakete gebe. Ve böylesine önemli bir dönemeçte tarih işi biraz daha ağırdan almayı göze alabilir. Öte yandan oynamak zorunda bırakıldığımız bu oyunun tek yönlü, aldatıcı ve yanlı kurallarının daha bilinçli bir eleştirisi hiç değilse tarihi biraz daha elini çabuk tutmaya itebilir, ve bizi sosyalist bir topluma geçişte anayasanın (eğer varsa) rolü hakkında düşünmeye teşvik edebilir.
Bir zamanlar örneğin ne siyahlar, ne kadınlar ne de mülkiyet sahibi olmayan erkekler oy hakkına sahipti. Görünen o ki, demokrasinin gelişmesi, ancak parti aygıtlarının, kamusal eğitimin, gazetelerin, kiliselerin, bol seyircili sporların, yurtseverliğin ve özellikle de kapitalist gelişmeyle birlikte büyüyen ekonomik pastanın ve Amerika’nın “dışarıdaki” emperyalist maceralarının (buna Batı Mississippi’deki yerli ve Meksikalı toprakları da dahil) yeterli bir düzeye ulaşmasıyla ve böylelikle de yeni oy hakkı kazanmış insanların bu gücü yıkıcı hedefler için kullanmayacaklarından emin olunduktan sonra mümkün olabilmiş.
Marksizm, devleti farklı veçheleriyle ilişkili perspektiflerden incelemek suretiyle insanların siyaset yoluyla bir yandan tarih yaptıklarını diğer yandan o tarih tarafından şekillendirildiklerini, bizim bir yandan özgür bir yandan da zorunluluklara tabi olduğumuzu, geleceğin bir yanıyla ihtimallere açık diğer yanıyla da belirlenmiş olduğunu gösterebilme yetisine sahip olur.