Ben ancak sen benimle konuşurken ve benimle birşey paylaşırsan gerçek anlamda mutlu olabiliyorum. Tek başımayken,
Allanın cezası bir egoist olduğum düşüncesini zihnimden söküp atamıyorum
böylece beni tanımanın insanı zenginleştireceği fikrini aşılayabilirdim. Yaşadığım bu mutluluğu ona daha sonra anlatacak olsam görüntüler soluklaşmış, parlaklığı gitmiş olacak. Traudel'in en sevdiği cümlelerden biri şöyledir: İki kişilik yalnızlık yaşamak istemiyorum
Tarih boyunca dinler ve ideolojiler, yaşamın kendisine değer atfetmediler.
Onun yerine varoluştan üstün ve onun ötesinde olduğunu iddia ettikleri şeyleri yücelttiler.
Hatta bazıları alenen ölüm meleklerine düşkündü.
Hristiyanlık, İslamiyet ve Hinduizm varoluşumuzun anlamının ahiret hayatındaki yazgımıza dayandığı görüşünde ısrar ederek, ölümü yaşamın olumlu ve hayati bir parçası olarak gördüler.
İnsanlar tanrı istediği için ölürdü ve ölüm de anlamlarla dolu, doğaüstü, kutsal bir deneyim olarak kabul edilirdi.
Kişi son nefesini vermek üzereyken rahipler, hahamlar ya da şamanlar çağrılmalı, yaşamın terazisi dengelenmeli, kişinin evrendeki gerçek rolü benimsenmeliydi.
Ölümün olmadığı bir dünyada Hristiyanlık, İslâmiyet ya da Hinduizm'i bir düşünün; cennet, cehennem ve reenkarnasyonun da olmadığı bir dünyada...
20. Yüzyıl Çin'inde, ortaçağ Hindistan'ında ya da antik Mısırda insanlığı hep üç temel sorun meşgul etmiş, kıtlık, salgın ve savaşlar listenin en başında yer almıştır.
Nesiller boyunca çeşitli tanrılara, meleklere ve azizlere yakarmış, sayılamayacak kadar çok alet, kurum ve sosyal yapı icat etmiş olsa da insan yine de, açlık hastalık ve şiddet yüzünden kitleler halinde ölmeye devam etmiştir.
Birçok düşünür ve kahin de kıtlık, salgın ve savaşların tanrının muazzam planının ya da kusurlu tabiatımızın bir parçası olduğu ve kıyamete kadar bunlardan kurtulamayacağımız sonucuna varmıştır.