Banu Koçak

Bizimkilerin ise asla bulmamı istemedikleri o kara ormanın haritasını bizzat kendi elleriyle bana teslim ettiklerinden, tüm hastalıklarını, takıntılarını, bağımlılıklarını, korkularını ve yalanlarını kanıma karıştırdıklarından, sevgi ya da umut barındırdığına inanmadıkları eski dünyanın yangınında mahsur kaldığımdan ve bacaklarıma dolanan dikenli dallardan bir an evvel kurtulup kaçma isteğimden haberleri yoktu.
Reklam
Kendi hayatlarımızı izliyoruz anne penceresinden. O nasıl olmamızı isterse öyle oluyoruz. Bizi kıyasladığı insanlara benzemeye çalışıyoruz. Bi kendimiz olamıyoruz. Bu kalabalıkta kendimizi bulamıyoruz.
Bir mısra için insan kuşların nasıl uçtuğunu hissetmelidir. İnsan küçük çiçeklerin sabahları hangi kımıldamışlarsa açtığını bilmelidir. Ve insan meçhul semtlerdeki yolları, beklenmedik tesadüfleri ve uzun zamandır gelmekte olduğu görülen vedaları düşünebilmelidir: hâlâ anlaşılmamış çocukluk günlerini…
Bütün ihtilaflarımızda yalnızlıklarımız çarpışıyor. Hatta kendi kendimizle mücadelelerimizde bile kendilerimiz -çünkü bak, “kendi” var içimizde- birbirine karşı yalnızdır.
Hobisiz nesillerin sıkıntıdan delirmiş evlatları hobileri icat ettiler. Hayattan tat almak isteyen isyancı çocukların sanat dallarına, kültürlere, mutfaklara, göçebeliğe ve spora duydukları merak, vatandaş olarak yetiştirilmiş ebeveynleri kaygılandırdı. Kaygılı ebeveynler Xanax, Insidon, Prozac gibi ilaçları keşfettiler. Tırnaklarını yediler. Ayrı yataklarda uyudular. Sardunya ve petunyalarla konuştular.
Reklam