Ah Tolganay ah…
Boğazımda düğümlenen hıçkırık sen oldun.
Tolganay karakteri, edebiyatta “anne” temasının en sahici ve güçlü örneklerinden biri. Çocuklarına duyduğu sevgi büyük ve kapsayıcı, gelgelelim üç oğlu arasından Muslubeg’e karşı hissettikleri daha farklı, daha derin. Bunun sebebini ise onun yaradılışındaki incelik ve babasına olan benzerliğine veriyor.
Film dozumuzu gara çağrıldıkları sahnede derinden sarsılarak alıyoruz. Umutla gidilen istasyon, bir anda eksik kalmış bir vedanın mekânına dönüşüyor. Hızla geçen trenin içinden sadece sallanan bir el ve ardından geriye bırakılan basit bir asker şapkası. Bu sahne, vedanın bile tamamlanamadığı bir dünyada insanın nasıl çaresiz kaldığını gözler önüne seriyor. Bu durum psikolojide zeigarnik etkisi olarak geçer ve büyük travma sebebidir. Çelik raylara sarılıp uzun müddet ağlaması üzer, deler geçer. Adeta savaşın yıkıcılığı büyük anlatılarla değil işte bu derin ve sessiz kırılmalarla kendini hissettirir.
Aliman ise bu acının genç ve kırılgan yüzüdür. O, savaşın gölgesinde büyüyen, sevmeye ve beklemeye mahkûm edilen bir kadındır. İçinde umut taşısa da hayat ona bu umudu doya doya yaşama fırsatı vermez. Onun sessizliği, sabrı ve içten içe yaşadığı yıkım, savaşın görünmeyen yüzünü ortaya koyar. Aliman, Tolganay’ın yaşadığı kaybın daha genç, daha taze bir hâlidir adeta.
Toprak Ana ile kurduğu o içten, derin ve sembolik diyaloglar eserin bel kemiğidir. Aslında bu konuşmalar, yalnızca bir kadının toprağa seslenişi değil insanın hayata, kadere ve acıya yönelttiği soruların ifadesidir.
Tolganay, yaşadığı kayıplar karşısında sık sık Toprak Ana’ya sığınır. Ona dert yanar, sorular sorar, isyan eder ama aynı zamanda ondan güç alır. Toprak, burada sadece bir doğa unsuru değil sabrın, sürekliliğin ve hayatın kendisinin