Her büyük medeniyet hamlesinin, hayatın farklı alanlarında ortaya çıkan öncü ve kurucu şahsiyetleri olur. Modernitenin müzik alanındaki kurucu şahsiyeti Bach'tır. Bu açıdan baktığımda İslâm medeniyet tasavvurunun Osmanlı yorumunun mûsikî sahasındaki temel şahsiyeti de Buhûrîzâde Mustafa Itrî'dir. Mimarlıkta Sinan, hat sanatında Şeyh Hamdullah, şiirde Fuzûlî ne yapmışlar ve nasıl yeni bir yorumun esaslarını vazetmişlerse Itrî de bizim öz mûsikîmizin temel şahsiyetidir.
"Virânelerin yasçısı baykuşlara döndüm
Gördüm de hazânında bu cennet gibi yurdu
Gül devrini görseydim onun, bülbül olurdum
Yâ Rab, beni evvel getireydin ne olurdu"
Hayatı ve imkânları bu dörtlükten daha veciz ve anlamlı bir şekilde ifade eden başka bir metin çok kolay bulunmasa gerek...
Kanaatimize göre bir insanı tanımak bir eseri tanımaktan çok daha zordur. Belki de insanı tanımak mümkün olmayacaktır. Çünkü eser bitmiş, tamamlanmış ve noktası konmuş bir bütünlüktür; insan ise her an değişen iç dünyasındaki oluşumları bizzat kendisinin bile açıklayamadığı bir girift gizemler yumağıdır. Bütün bu zorluklara rağmen insan olarak sanat eserini ortaya koyan bireyi, yani sanatkârı yine de tanımaya çalışırız.
Kendi kimliğimizi doğru tanımlayıp netleştiremediğimiz sürece modernitenin ürettiklerine hayranlığımız ve onları tanımamakla kendimizi eksik hissetme durumumuz devam eder.
"Dünyadaki zühdün kendi rahatlığın içindir; beni anman, benimle teşerrüf etmen içindir. Benim için, dostuma dost; düşmanıma düşman oldun mu? (Sen ondan haber ver!)"