Kimi zaman insanın kafasında ışıklar birden yanıverir. Hemen herkese olur bu. Aydınlığın gittikçe
büyüdüğünü, dinamite yaklaşan tutuşturulmuş bir fitil gibi ilerlediğini duyarsınız. İnsanın karnını ağ
gibi saran bir duygu, sinirlere, kollara yayılan bir sevinçtir bu. Teninizde, havanın dokunuşunu
duyarsınız. Derin derin aldığınız her soluk, size büyük bir tat verir. Başlangıçta, gerine gerine
esnemenin hazzını verir insana. Beyninizde bir şimşek çakar, gözlerinizin ötesinde bütün dünya ışıl
ışıldır. Yaşantınız kurşun gibi geçmiş, topraklarınız, ağaçlarınız karanlık ve sıkıntılı olabilir.
Olayların en önemli olanı bile silik ve renksiz gelebilir, ama sonra birden o ışık... Bir
ağustosböceğinin şarkısı kulağınızı okşamaya başlar, toprak kokusu bir türkü gibi genzinize dolar,
gözünüz bir ağacın altında titreşen ışıklarla okşanır. O zaman insan ileri atılır, bir sel gibi boşanır, ne
kadar aksa tükenmez. Bana göre, bir adamın yeryüzündeki önemi, kafasında çakan bu şimşeklerin
gücü ve sayısıyla orantılıdır. Gerçi öznel bir şeydir bu, ama bizi dünyaya bağlayan da budur. Bütün
yaratıcılıkların anasıdır. Ve insanlar arasındaki farklılığın da ölçüsüdür.