B.

BİR ÖĞRENCİNİN YAZ TATİLİNDE ÖĞRETMENİNE YAZDIĞI BİR MEKTUP: Merhaba öğretmenim. Nasılsınız? Umarım iyisinizdir. Beni sorarsanız, ben de iyiyim. Bu mektubu, sizi de yakından ilgilendiren bir durumdan haberdar etmek için yazıyorum öğretmenim. Haberdar etmek istediğim durum şu: Değişiyorum... Hem de yavaş yavaş oluşan bir değişimle değil, süratle ve tüm beklentilerin çok ötesinde olan bir değişimle... Ama ben bu değişimi değişmekten çok, sınırların ve engellerin ortadan kalkmaya başladığı bir durum olarak görüyorum öğretmenim. En başından anlatırsam, bu değişimin neden benim için bu kadar önemli olduğunu siz de anlarsınız. Kimse bilmese de öğretmenim, kendimi bildiğimden beri bir esaretin içinde yaşadım; küçücük bir bedenin bana dayattığı sınırlara tabi ve o bedenle ilgili öngörülerin sınırları içinde kalmaya zorlanan biri olarak... Ama bu esaret dışarıdan görünen bir şey değildi. Bu size sıradan ve olağan bir durum gibi gelebilir öğretmenim. Ama bu durum benim için hiçbir zaman öyle olmadı. Bedenim benim için hiçbir zaman sadece bir bedenden ibaret değildi.
Reklam
Mektuplaşmalar
ADAMIN MEKTUBU Bu mektubu her ne kadar ben yazıyor gibi görünsem de, durum tam olarak öyle değil. Çünkü “ben” dediğimiz şey, sandığımız kadar bütünlüklü, yekpare bir şey değil. İnsan bazen kendisine rağmen hareket eder. Ve insanın kendisine rağmen yaptığı bir şey, ne kadar gerçekten “ben” sayılabilir… Şu an yaptığım şey de biraz böyle. --- Şu anda sana yazıyorum, evet… Ama bu yazma kararım da çabam da tamamen bana ait bir şey gibi gelmiyor. Daha çok, içimde karşı koyamadığım bir gücün beni buna zorlaması gibi. Ben sadece o zorlamaya direnemeyen tarafım. --- Sana karşı bazı duygular besliyorum. Ama bu duyguların ne kadarının bana ait olduğunu bilmiyorum. Çünkü duygular, insanın “evet, bunu ben istedim” diyebileceği şeyler değil. Daha çok maruz kaldığımız şeyler. Ve çoğu zaman insan, onlara karşı düşündüğünden daha güçsüz oluyor.
Bir garip ikna çabası
SAHNE: (Akşam. Kadın adamın evlenme teklifini net bir şekilde reddetmiştir ama adam hâlâ pes etmemiştir.) Kadın: Bak, gerçekten uzatmanın anlamı yok. Seni sevmiyorum. Adam: Tamam. Bunu anladım. Ama mesele bu değil. Kadın: …neymiş mesele? Adam: Şu an beni reddettin, tamam. Ama reddettiğin şey sadece ben değilim. Kadın (gülerek): Ha öyle mi? Peki neyi reddediyormuşum başka? Adam: Bir ihtimali. Kadın: Ben sadece seni reddediyorum. Başka bir ihtimali değil. Adam: Sen öyle olduğunu sanıyorsun. Çünkü bu ihtimali görecek bilgiye sahip değilsin. Kadın: Gerçekten ciddi misin?
Mağduriyet dili ile zalimliğin dili özünde aynıdır
Zayıflık, Güç ve Dürtü: Mağduriyet ile Zalimlik Arasındaki Gizli Süreklilik Giriş: Görünürde karşıt, özünde akraba iki davranış İnsan karakterini değerlendirirken genellikle iki uç davranış birbirinin zıttı olarak düşünülür: ağlayan, yakınan, kırılgan ve pasif insan ile; ezen, saldırgan, yıkıcı ve aktif insan. Biri zayıflığın, diğeri gücün ifadesi gibi görünür. Ancak insan davranışını daha dikkatli incelediğimizde bu iki durumun çoğu zaman karşıt değil, aynı yapısal kökten doğduğunu görürüz. Ağlayan ve ezmeye eğilimli karakterler çoğu zaman aynı psikolojik zeminin farklı koşullardaki tezahürleridir. Bu nedenle mesele yalnızca güç ya da güçsüzlük değildir. Asıl mesele, insanın iç dünyasında dürtü ile irade arasındaki ilişkiyi düzenleyebilme kapasitesidir. Zayıflık çoğu zaman güç eksikliğinden değil, kendini düzenleme eksikliğinden doğar. Bu nedenle aynı karakter hem mağduriyete hem zalimliğe yatkın olabilir. --- I. Zayıflığın gerçek anlamı: Güçsüzlük değil öz-düzenleme eksikliği Zayıflık çoğu zaman yanlış anlaşılır. İnsanlar zayıflığı yalnızca fiziksel, sosyal veya psikolojik güç eksikliği olarak düşünür. Oysa karakter düzeyinde zayıflık çoğu zaman direnç eksikliği anlamına gelir. Bir insanın iç dünyasında sürekli olarak çeşitli dürtüler vardır: öfke korku acıdan kaçma isteği kolay olanı seçme eğilimi başkasını kontrol etme arzusu