İnsan, bazı insanların değerini onların varlığında değil, yokluğunda fark eder; çünkü zihin çoğu zaman alıştığı sevgiyi sıradanlaştırır. Yanımızdayken sesine, emeğine, sevgisine alıştığımız insanlar, hayatın telaşı içinde sanki hep orada kalacakmış gibi gelir. Oysa bir gün öldüklerinde ya da sessizce hayatımızdan çıktıklarında, geride bıraktıkları boşluk onların gerçek yerini görünür kılar. Çünkü kayıp, zihnin görmezden geldiği ayrıntıları kalbin önüne bırakır: artık gelmeyecek bir mesajı, duyulmayacak bir kahkahayı, bir daha hissedilmeyecek o tanıdık varlığı… İnsan psikolojisi, sahip olduğu şeyin sürekliliğine inanmak ister; bu yüzden sevginin ve değerin kıymeti çoğu zaman eksikliğe dönüştüğünde anlaşılır.
Ve kimi zaman bu fark ediş sadece özlem değil, geç kalmış bir vicdan taşır içinde. Söylenmemiş cümleler, ertelenmiş sevgiler, gösterilmemiş değer duygusu insanın içinde ağır bir yankıya dönüşür. Çünkü bazı insanlar gittikten sonra değil, giderken eksilir insanın içinden. Olgun bir bakış açısı şunu hatırlatır: Sevgi ve takdir, en çok hâlâ duyulabiliyorken anlam taşır. Çünkü kayıptan sonra hissedilen değer, bazen sadece telafisi olmayan bir fark ediş olarak kalır.
İnsan birini gerçekten
zamanla mı tanır
yoksa içinin titrediği o ilk anda mı
bunu kimse bilmez
Çünkü bazen yıllar geçer
bir yüz ezberlenir
bir ses alışkanlığa dönüşür
ama kalp yine de yabancı kalır
sanki bütün yakınlıklar
uzaktan bakılmış bir hayat gibidir
Sonra biri çıkar karşına
hiçbir geçmişin yoktur onunla
ama gözlerinde
uzun zamandır aradığın o tanıdık sessizlik vardır
ve insan ilk defa anlar
bazı ruhlar konuşmadan da birbirini tanır
Belki tanımak zaman ister
ama hissetmek
zamandan daha eski bir şeydir
çünkü kalp bazen
aklın yetişemediği yerde sever
ve insan en derin bağı
en kısa anda hisseder