Denizi anlamak için sadece dalgaları değil, altındaki sessizliği de duymak gerekir. Mekatroniğin çarkları arasında daktilomun sesini arıyor; metinlerimde olayları değil, ruhtan kalan kuytu köşeleri anlatıyorum.
Yazar
Denizcilik lisesi birinciliğinden kelimelerin titiz işçiliğine... Yazı rotam; Karamürsel sabahlarında ve 750 numaralı otobüsün buğulu camlarında başladı.
İnsan, bazen bir kağıt parçasında kendi hayatının en önemli imzasını bulur. Ama asıl imza, o kağıdı hak etmek için dilsiz koridorlarda bırakılan o sessiz ayak izleridir.
— Biliyor musunuz... dedi fısıltıyla. İnsanlar birbirlerini çok az tanırlar. Gördükleri tek şey, birbirlerine giydirdikleri o eğreti rollerdir. Siz, bu dünyanın o kaba dişlileri arasında ezilmemek için bir kale gibi sessizliğe sığınmışsınız.
— Gömüleyim... Eğer orada sizin o siyah eldivenli parmaklarınızın ucundaki o hüzün varsa, gömüleyim.
Ruhunu saklayanlar, en çok göz önünde duranlardır. Bir tabloya ne kadar yakından bakarsanız, içindeki yalnızlığı o kadar kaybedersiniz.
— Siyah Eldivenli Prenses... diye fısıldadım kendi kendime.