Birçok insanı derinden etkileyen yazarlar, kitaplar vardır. Jack London’ın ilk okuduğum Beyaz Diş kitabından bu yana, en çok sevdiğim, okumaktan en keyif aldığım yazar olduğunu farkettim. Hayatımın her alanında eksik kaldığım yerleri görüp, farketmemi sağladı yazar. Martin Eden’i elime aldığım ilk saniyesinde biliyordum, aşık olacaktım bu kitaba. Nitekim yanıltmadı aşık oldum…
Hataylarıyla, tutkularıyla, aşkıyla, vazgeçişleriyle hayran oldum Martin Eden’e. Aşkı, tutkusu için yazdığı hikayelerini ve şiirlerini anlamamalarına ve en sevdikleri tarafından bile desteklememesine rağmen verdiği savaşı sevdim. Ama bir o kadar üzüldüm, kırgınlıklarını içimde yaşadım…
En zor gününde, aşkını kendisini değiştiren o kadını yanında bulamayan bir adamdı bizim Mart. Günümüzde bile en büyük sorunlardan biri olan “çevre” baskına boğun eğmiş aşık olduğu adamdan, sevdasından vazgeçmişti Ruth. İleride yaşadığı o pişmanlık bile sahteydi, beceriksizdi. Mart’ı etkileyen buydu içinde herhangi bir sevgi kırıntısı bile kalmamış, aşık olduğu şeyin ne olduğu anlamış ve Ruth’a karşı olan duygularını tamamen yitirmişti. Yalnız bir adamdı, yıllar önce değer görmeyen eserleri şimdi kapış kapış giderken, o yapayalnız ve mutsuzdu. Ruhunu ele geçiren yalnızlığına dayanamadı, hayatta bir nedeni kalmamıştı çünkü. Arkadaşının yolunda gidip hayata ve geçmişte kalan hayallerine gözlerini yumdu.
Eserin son bölümleri öyle etkilendin ki, kitabın başlarında hayal ettiğim incelemem uçup gitti :) Martin Eden, her insanın mutlaka tanışması gereken özel bir adam. Kitabın tavsiyeye ihtiyacı zaten yok ve bundan dolayı çok mutluyum. Jack London’ın diğer eserlerini okumayı sabırsızlıkla beklerken en beğendiğim sözü ile bitirmek istiyorum.
“İnsan içindeki ışığa göre hareket eder, bundan ötesini kimse beceremez.”