Kendi felaketini yaratmak, sevdiklerinin katili olmak, umulmaz felaketler... Okul için bütün sevdiklerini geride bırakan Frenkensteın büyük bir başarıya imza attığını düşünürken umulmaz bir felaketin kıvılcımını yakmıştır aslında. Yarattığı şey başına türlü çoraplar örüyor. Kurtulması zor belalar açıyor başına. Peki bütün insanlığın korkup kaçtığı, nefret ettiği bir canavarın tek istediği şey ya sadece sevgi ise? Herkesin bir eşi varken o bu çirkinliğin üstüne birde sevgisizlikle imtihan edilirken ona acımamak gerçekten elde değil. Peki bunca şeye rağmen ona acıyor olmak bizi daha az kötü mü yapar yoksa o bunları hak mı ediyor? Kitabı bitirdiğimde kendi içimde bir çok soru ile cebelleştim ve kesin bir sonuca varamadım. Herkese iyi okumalar.
Sevgi duygumuzu uyandıran üstün meziyetlerin söz konusu olmadığı hallerde dahi, çocukluk arkadaşlarımız her zaman sonraki dostların elde edemeyeceği bir kudrete sahiptir zihinlerimiz üzerinde. Sonraları düzeltilse de asla tamamen yok olmayan çocuksu taraflarımızı bilirler; güdülerimizin doğruluğuna bakıp, eylemlerimize dair daha kesin yargılara varabilirler. İnsanın kardeşi, evvelce alametlerini görmediyse, asla onun hilekârlık ettiğinden, üçkâğıt çevirdiğinden şüphelenmez; oysa başka bir arkadaşın, aradaki bağ ne kadar kuvvetli olursa olsun, ister istemez birtakım şüphelere düşmesi mümkündür.
Hiçbir şey insan zihnine büyük ve ani bir değişim kadar acı veremez. İster güneş ışıldamaya devam etsin, isterse bulutlar kararsın, hiçbir şey gözüme bir önceki günkü gibi görünmeyecekti.