Başta belgesel izliyormuş gibi hissedip sıkılsam da Beyaz Diş ile tanıştıkça kendi hayatımdan çok fazla iz buldum. Pek çok şeyi sorguladım satırlar arasında. Hepimizin hayatında olan kimi zaman korktuğumuz kimi zaman sığındığımız bilinmezlik kavramı romanda çok iyi biçimde işlenmiş. Çoğu zaman korku duygusunu tetikleyen bu bilinmezlik Beyaz Diş'in hayatının temelini oluşturmuştu. Her adımında bir bilinmezliğe son verip başka bir bilinmezliğin kapısını araladı. Doğduğu mağaraya sızan güneş ışınlarını merak etti önce. Dışarı çıktığında diğer canlılarla tanıştı, avlanmayı yani doğanın en temel kanunu öğrendi. Devamında tanrı olarak nitelendirdiği insanlarla tanıştı. Korkunç muamelelere maruz kaldı. Bu serüven sevgi ve onun iyileştirici gücü ile tanışmasının ardından musmutlu bir son ile bitti.
Hoşnutluğun yerine sevgi geçmişti.
Ve sevgi, daha önce hiçbir duygunun erişemediği kadar derinlerine inmişti. Buna cevap olarak yine en derinlerinden yeni bir şey geldi: sevgi.
İnsan-hayvanlarının gelip gitmelerini, kampta dolaşmalarını izliyordu. İnsanoğlunun kendi yarattığı tanrıları izlemesine benzer bir şekilde bakıyordu onlara. İnsanlara göre tanrılar nasıl mucize yaratırsa, insanlar da Beyaz Diş'in bulanık anlayışına göre öyleydi. Onlar efendiydi; bilinmeyenin her türlüsünün ve imkansız güçlerin sahibi, canlı olan ve olmayan her şeyin hâkimiydiler. Hareket eden şeylere boyun eğdiriyor, duran şeyleri hareket ettiriyor, kuru odunlarla ölü yosunlara can vererek güneş renkli, yakıcı ve ısırıcı canlıyı üretiyorlardı. Ateş yakanlardı onlar! Tanrıydılar!