Sakar yüksek sesle anlatılan bir trajedi değil sessizce büyüyen kimsenin fark etmediği bir yok oluşun romanıdır.
İlk bakışta yoksulluğu anlatıyor gibi görünse de romanın asıl meselesi maddi eksiklik değil aynı evin içinde eşit dağılmayan sevgidir
Diana’nın hikâyesi fiziksel şiddetten çok daha derin bir yaraya odaklanır
görülmemeye sevilmemeye yok sayılmaya. Diana’nın kardeşleri vardır
aynı koşullarda aynı yoksulluğun içinde büyürler ancak hepsi aynı muameleyi görmez bazı çocuklar korunur kollanır sevilir Diana ise hep bu çemberin dışında kalır bu durum okurda kaçınılmaz bir soru uyandırır madem herkes yoksuldu neden yalnızca Diana bu kadar yalnızdı
Roman bu sorunun cevabını ekonomik koşullarda değil ailenin duygusal dinamiklerinde arar Diana ailenin ilk çocuğudur anne ve babanın hayatla ilk kez yorulduğu umudun ilk kez çatladığı dönemde doğar onun varlığı zamanla bir birey olmaktan çıkar. ailenin bastırdığı hayal kırıklıklarının ve tükenmişliğinin sessiz bir hatırlatıcısına dönüşür diğer çocuklar ise birer telafi ihtimali belki bu sefer farklı olur düşüncesinin taşıyıcısı gibidir Roman boyunca Diana’ya yönelen kötülük bilinçli bir zalimlikten değil duygusal körlükten beslenir kimse onu açıkça incitmeye karar vermez ancak onu görmeyerek önemsemeyerek yalnız bırakarak yavaş yavaş siler Sakar’ın en sarsıcı yanı da tam olarak budur bazı çocukların dövülerek değil
yok sayılarak yaralanabileceğini göstermesi Bu metni daha da ağır kılan bir başka gerçek ise anlatılanların kurgu olmamasıdır roman Fransa’da yaşanmış gerçek bir olaydan yola çıkar
Alexandre Seurat bu hikâyeyi dramatize etmeden süslemeden okuru yönlendirmeden anlatır bu nedenle Diana bir edebi karakterden çok görülmemiş korunmamış ve sessizce kaybolmuş bir çocuğun temsiline dönüşür
Sakar acıklı olmaktan çok