Fırtınalı duygular, tutkular, coşkular, taşkınlıklar değildi bu bedeni böylesine vaktinden önce ve böylesine acımasızca yıpratan. Hayır! Küçücük gereksinimler için insanı aşağılatan, insanı hiç yapan savaşımlar, bir dilim ekmeğin nasıl bulunacağı, bir küçük deliğin nasıl yamanacağı kaygılarıyla geçen yaşam savaşıydı, yoksulluktu. Yaşam böylesine katı ve değişmez bir cendere içine girdi mi, insanın ruhu kurur, sonsuz bir tedirginlik içinde kıvranıp durdukça kanatlı olduğunu unutur ve hep yere, çamura doğru eğilmekten, gözlerini güneşe, yücelere kaldıramaz olur.