Alır almaz bitireceğinize inanıyorum-, düşününce oldukça kısa fakat o kısalıkta bir kitap için sürüklediği duygu seli ve yaşattığı anlam karmaşası oldukça yoğun. Öncelikle yazarın betimlemeleri gerçekten harika; okurken en ufak detayları bile etkili bir dille gözler önüne sermiş, ilk dikkat ettiğim şey bu oldu. Bize, ahlak yasasının kişiye özgü ve objektif bir şekilde incelenmesi gerektiğini düşünen genç bir adam aracılığıyla yaşlı bir kadının geçmişinden bir günlük bir kesit sunuyor. Hikaye aşağı yukarı şöyle: Küçük bir pansiyonda arkadaşlık eden Alman ile İtalyan karı koca, şişman Danimarkalı, soylu İngiliz Hanım ve o bahsettiğim genç adamın yaşadıkları fikir ayrılığı çatışma yaratır ve sonucunda şiddetli bir tartışma, ardından kavga patlak verir. Yani aslında bu sürtüşme çiftler ve bizim elemanın arasında daha çok, Danimarkalı da katılmıyor değil, sadece biraz daha çekingen bir yaklaşım içerisinde. En nihayetinde ortamı sakinleştiren İngiliz Hanım oluyor. Anlaşmazlığın sebebi pansiyonda zengin kocası ve çocukları ile kalan, evlilikleri yolunda giden, hali vakti yerinde olan Madam Henriette’ in, pansiyona yeni gelen Fransız genç ile tanıştıktan ve ertesi gün adam pansiyondan ayrıldıktan sonra ortadan kaybolması. Ne enteresan bir tesadüf ha? Geceleyin kadının yokluğunu fark eden kocası ortalığı ayağa kaldırıyor karım kayıp diye. Sonrasında kadının bıraktığı bir not ile kendi isteğiyle kaçtığı anlaşılıyor. Bilmem kaç yıllık kocasını ve çocuklarını bir yabancı için -Demek istediğim, bir iki çay içmeyle bir insanı en fazla ne kadar bilebilirsiniz ki?- terk etmesi ne kadar doğru? Tartışılır. İşte yazarımız tam da bu nokta üzerinde durmuş.
Bir solukta okudum ve her bir sayfasından ayrı bir keyif aldım.