Zülfü Livaneli’nin Balıkçı ve Oğlu romanı, Ege kıyısında yaşayan bir balıkçı ile oğlunun hayatı üzerinden Türkiye’nin ve dünyanın en büyük insani krizlerinden birine, mülteci sorununa dikkat çeker. Yazar, bireysel bir hikâye anlatırken aslında evrensel bir vicdan muhasebesi yaptırır.
Denizde hayatını kaybeden bir çocuğun durumu üzerinden mülteci trajedisi anlatılır. Balıkçı, çocuğun ana rahminde aylarca suyun içinde yaşadığını, fakat denizde boğularak öldüğünü düşünür ve bunun çelişkisi karşısında sarsılır. Bu sorgulama, savaş ve göç yüzünden masum insanların hayatını kaybetmesine duyulan vicdani acıyı gösterir. Deniz burada hem yaşamın hem de ölümün sembolüdür. Yazar, okuyucuya mülteci krizinin insani boyutunu hissettirmeyi amaçlar.(sy97)
“Keşke insanlar da yunuslar kadar iyi olsaydı”
“O iyi insanlar, o güzel atlara…”
Bindiler de çektiler gittiler, o iyi insanlar, o dünya güzeli atlara…O yiğitler, o her birisi kaplan örneği şahinler, o ceren gibi atlara bindiler de başlarını aldılar gittiler. Bir daha, bir daha hiç gelmeyecekler. Hiç, hiç, hiç!Demirin tuncuna, insanın piçine kaldık. Şu dünyanın yaşaması müşkül hal ilen. Bin iyiyi bir kötüye kul eden…
Evrenin en korkak yaratığı insandır. Onun içindeki korkuyu sök al, o zaman onda elle tutulacak çok az şey kalır. İnsan soyununda en korkağı köylüdür.
Erkeğin yakışıklısı dünyadaki en güzel yaratıktır. Dünyada bir Arap atının tayı güzel olur, bir de erkeğin yakışıklısı.
“Şu koskoca evrenin en avı çeken yaratığı benim, insanlar çok acı çekiyorlar. En beteri ölüm acısı çekiyorlar. Ben daha ilerinin , acı olmayanın, acısızlığın acısını çekiyorum. “