Kahırla tomurcuk arasında geçen bir öykü yazsam diye düşünüyorum uzun zamandır ama bu düşünceden kaçarak, tövbeler ederek, adaklar adayarak, kutsal bildiğim her şeye taasubi bir ihtimam göstererek, parmak uçlarımda yürümeye gayret ederek, arklardaki suların sızısına katlanarak, kendiliğinden çıkan bir fidanı sahiplenerek, en çok da kaçarak düşünüyorum. Bir şeyden kaçıyorum, lütfen beni durdurun eğer hala buradaysanız.
Beni durdurun ve bu yazgıyı tamama erdirin, yarım kalmış öykülerin açık kapılarını kapattırın, beni ya yazdırın ya kapı dışarı edin, kelimeleri alın elimden. Yarıda kesilmiş ünlemelerimin soluğunu ya kesin ya duyurun birilerine. Olacak gibi olan ama olamayanın olduğu kadarına razı edin yahut üst üste konulan iki taş bile komayın. Keşke ve ihtimal taşlarına dönüp dönüp vurduğum başımı sarın ve payanda olun; bir nebze de olsa dindirin sızısını. Ya gel ya git ya ol ya öl sapaklarından birini seçtirin.
Beni ya kahır tarafına ya tomurcuk tarafına fırlatın. Arafın ince ipinde yürümek takati kalmadı çünkü bende.
Bana bir şekil, bana bir gövde, bana bir sınır, bana bir mihver, bana bir kucak, bana bir ben, bana bir ah, bana bir sebep, bana bir medet ey!!
*
Sizi hakkıyla yaşatamadım. Bir bedene sokamadım. Bir şekil veremedim. Altınızı bir bedene sığdırmaya çalışırken çok zorlandım. Aksülamel hanginizden geldi kestiremedim. Kendime yoldaş bulmak isterken olmadık bir çare seçtim. Yazmanın zehirli uçlarına kadar gittim ve sizi buldum. Ya da çıldırmanın sınırını geçtim ve çıldırdım demek yerine bunun adını altı benlik koydum…
Aynalar demiştim size. Bakmayın yüzüme dik dik* demiştim. Hayır böyle dememiştim. Kalbimin içi ayna kırıklarıyla dolu ve siz de o kırıklar içinde çoğalanlardınız. Şimdi kelimelerim de tıpkı böyle; kırık ve dağınık. Onları toparlayamıyorum.