Pek muhterem efendim,
Söylediğim zaman anlaşıldığı kadar kötü yanlı bir eleştiri taşımayan ilk kanaatimi, daha en başından size bildirmek istiyorum. Böylesi, yazacaklarım boyunca bu kanaati bir yük olarak taşımamam ve başka bir ifade şekline dönüşüp yakışmayan birkaç cümlenin arasına girmemesi için daha uygun olur diye düşünüyorum. Öyküler beklentimi ve umduğumu buldurmadı bana ne yazık ki. Belki ben de çok büyük şeyler umarak araladım kitabınızı. Bu büyük beklentim belki bir perde oldu da zihnime, yazdıklarınız hakkında böyle düşünür oldum. O yüzden sizi, sayın Ziya Osman Saba, şair kimliğinizle hatırlamaya devam edeceğim ben. En çok da şu mısralarınızla yer bulacaksınız zihnimde:
“Rengine doymadığım o sema,
Ahengine kanmadığım ırmak.
Bırakıp her şeyi nereye gidiyorum?
Neler geçmişti aklımdan,
Nedendi ağladığım, nedendi güldüğüm?
Ah nasıldı yaşamak?”
Kaldı ki benim edindiğim izlenimlere göre siz, öykülerinizi yazarken ne kendinizi bir öykü yazarı olarak görmüş ne de kendinizi bu öykülerin bir kahramanı olarak telakki etmişsiniz. Katiyen kötü ve eksik bir anlamda söylemiyorum bunu. Amacım naçizane gözlemlerimi dile getirmektir. Şair kimliğiniz fazlasıyla yansımış yazdıklarınıza ki zaten siz bu asıl kimliğinizi gizlemek gayesi de gütmemişsiniz zannediyorum. Şair kimliğinizin oluşmasına katkı sunan insanları, o cânım eski İstanbul’u, çocukluk günlerinizi ince ince işlemişsiniz yazdıklarınıza.
Bu yüzden yazılanlar bir öykü olmaktan çok bir anı olmaya daha yakın bana sorarsanız. Ben onları kâh bir anı kâh bir günlük okuyormuşum havasında okudum. Benim, yazdıklarınız hakkındaki kanaatim ne yönde olursa olsun sizin samimi dilinizin ve içtenliğinizin muhatabı olmak; zaman zaman küçük şeylerden devşirdiğiniz mutluluklarınıza, neredeyse kurduğunuz her cümlenize sinen o