A

Hayat ne kadar hayatta kalmaya evrilirse o kadar anlamsızlaşıyor ve değersizleşiyor. İnsan içinde kendince anlam bulduğu şeylerle hemhal olamadıkça da bu anlamsızlık insanı çepeçevreliyor. Pek de bir şey ummadan çalıştığım ags’nin anlamsızlığı da tıpkı böyle. Şimdi ve günlerdir yeşillerle bezeli bir düzlükte, bir akarsuyun sesinde kaybolmayı umuyorum. O zaman anlam asıl anlamını kavrardı. Lakin şimdi erişebildiğim tek düzlük önümdeki masada kitaplardan artakalan kadar, yeşillerle bezeli geniş düzlükler filan yok. Böyle yerler ya filmlerde ya da bir ressamın tablosunda olur zaten. Bir ikindi sonrası ve akşam arası vaktinde kızılın ve yeşilin mest eden halitası, ta ufka kadar görünen açık bir düzlük, serinleyen havanın insanı tatlı tatlı üşütmesi, uzaklardan gelen bir takım ötüşmeler, yanı başında akan suya ayak bileklerine kadar sokunca gelen ferahlık ve bütün tasaların suyla akıp gittiğini hissetmek, çitlerin üzerine oturup son kızıllığın içinde bir yerlere işlemesine ve seni memnun kılmasına şahit olmak… Aramayı bıraktığım şeyleri ummayı da bırakıyorum yavaş yavaş. Bu yaşamdan kendini azar azar çekmek demek. Şehre ve insanlarına teslim olmak demek. Aylardır masa başında ne uğruna oturduğumu bilmiyorum. Vaat edileni de istemiyorum artık. Vaat edilen heba edileni hiçbir zaman karşılamayacakmış gibi geliyor. Ömrün en yaşanabilir günleri demiştim, umursanmayan bir yaradan sızan kanlar gibi terk ediyor beni demiştim… İnsan ait olduğu şeye ilkinde tutunamadığında bir ömür savruluyor. Soluduğu her nefes bir katlanışı büyütüyor. Kim olduğumu ve alemdeki yerimi yeniden tayin edebilir misin Allahım?
Kahr Hevenkleri
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
İnsanların insanları çok çabuk gözden çıkarmasına alışman lazım, bunu değiştiremezsin. Geri döndürülemez ve onarılamaz bir tahrip bu insanlığın bağrında açılan. İnsanın bir başka nazar için şey’leşmesi ve birtakım sayılara indirgenmesi menfiiyeti önceki zamanların konusuydu. Bunlar önceki zamanlarda konuşuldu ve oyunu bozma girişimleri de oyuna ustaca dahil edildi. Senin insanlara bir ihtimal gözüyle bakıp kolay kolay vazgeçemeyişinin hiçbir karşılığı olmadığını bilmelisin. Hatırladıkların ve hatır tuttukların çoğunlukla çoktan silinip gitmiş şeyler. Savaş çoktan bitti ve sen nöbette unutuldun*. İhtimamla beklediğin şeylerin itibarı insanlığın arasından kalkalı çok oldu. Ve zaten çoğu hiçbir zaman dahil olamadı. Sen bu şeylerin hoş tasvirlerine o kadar bağlandın ki onları zihninde yaşatır oldun. Önünde durduğunu sandığın bahçe yalnız senin zihninde. Gerçekte var olansa uzanan kuru bir dal yalnız. Bunların ara ara sen de farkına varıyorsun. Kanadı kırık bir kuşun muhtaç olduğu o merhamete senin de zaman zaman muhtaç olman bundan. Öylesine zelil oluyorsun. Ve sen bir insandan murad edileni ortaya çıkarmak sabrından çok uzaksın. Bu sabra sahip olanlar veli ya da bu neviden olanlardı. Senin tek yapabildiğin şey muzdaripliğini dile getirmen. Zaten daha fazlasını da yapamazsın. Lakin bu bile seni ötekilerden ayırmaya yeter. Yalnız bunu kibirvari bir ayrılış olmamasına dikkat etmen lazım. Yangından sağ çıkmış bir ağaç ne kadar galipse sen de o kadar galipsin. Şimdi böylece bil: kurumuş bir kuyuyu taşıma suyla yeniden âbad kılamazsın.
Kahr Hevenkleri
"Lakin içten içe, içi bilerek, biliriz ki sarıp sarmalanacağız. Muhabbetten inşa bir saçağın altında kanatlar takınacağız. Şairin “Ve kalp uzun süren görmeyişleri/ Kuru bir yaprağı kaldırır gibi kaldırırdı” satırlarının gerçekleşmesine şahit olacağız. Ve hakikaten de öyle olur. O insanda ne ayrılığın imasını ne de aranıp sorulmamanın sitemini görürüz. Halisane bir tavırla, göz bebeklerini ışıldatan bir gülümsemeyle karşılaşırız ve kucaklaşırız. Bu her şeye değer işte. Hayatta böyle bir insana sahip olmak ne geniş bir saadettir. Ve geriye böyle bir insana karşı bizim de tıpkı öyle olmamız kalır. Ve hatırda tutmak gerekir ki muhabbet kaybolmasa da yorulur."
Kahr Hevenkleri

A

@Birrseyyah
·
Kim bize "kederlenme" dediğinde içimiz bir nebze hafifler? Elbette hâlden anlayan biri dediğinde. Hâlden anlamak, daha önce o hâlin binbir türlüsünü görmüş, yaşamış ve hatta yenmiş kimse demektir kanaatimce. Yoksa sadece dinlemek, anlıyorum demek, yanında olduğunu belirtmek hâlden anlamak olmasa gerek. Ne hâl sahibi olmak ne de hâlden anlamak bu kadar "ucuz" bir şey değil. Bu sebeple belki de düşünmeliyiz: Çevremizde bize "Kederlenme!" dediği vakit ayaklarımıza yeni bir kuvvet getiren kim var? Yakınımız sandığımız o insanlar, o kalabalıklar, o koca kervan arasında kimler var? Bir kedere düştüğümüzde "Yaşadım ve bildim, o yüzden diyorum ki kederlenme!" diyebilecek hâl sahibi kimlerle dostuz, yakınız, arkadaşız? Sanırım demir leblebi bir soru.
Sayfa 52·Kitabı okudu
Alıntı
İnsan ömründe bir tını yakalar bazen. Bu tınıyla yaşadıklarının ayaklarını yere bastığını hisseder. Mecburiyet ya da katlanma olmaksızın katılır her şeye. Bu tınıyı kaybettiğinde ise kendini ardından itelemesi gerekir yaşamak için. Bir zamanlar buranın da öyle güzel bir tınısı vardı ki benim için. İnancımı berkiten yakınlıklar vardı. Yazdıklarımda anlattıklarımdan daha fazlasını anlayanlar vardı. Ben öyle hissediyordum hiç değilse. Yazmanın bir şevki vardı benim için. Şair, hayata beraber başladığımız dostlarla da ayrıldı yollar bir bir diyordu. Herkes bunu yaşıyor sanırım sanalda da olsa. Sanal alemle gerçek alem dostluklarının kıyasın yapmayacağım. Çünkü sanırım artık, ikisi birbirine üstün tutulamayacak kadar birbirine karıştı ve kabul edildi. Muhit Dergi'nin bir sayısında "insanın yüz yüze hiç görüşmediği çok özel dostlukları olabilir. Bir masada oturup çay içmemiştir ama kelimeleriyle kurduğu bir ünsiyet vardır. Telefonun bir ucunda sadece sesini duymuştur ama aynı ideale bağlanmış olmanın gönül yakan güzelliği onları bir ve beraber kılmıştır." diye yazıyordu. Lakin bir nadideliği dillendirdiğini bildiğinden emin değilim. Bazen bize umut ve saadet aşılayan cümlelerin güzelliği anlatılanların bize rast gelmeyecek kadar nadide oluşunu görmemizi engelliyor. Bu cümleleri duyduktan ya da okuduktan sonra belli bir süre doruk bir inançla yaşayıp sonra birdenbire çakılıp kalışımız hep bundan. Kısaca olmayan sanal dostlarım üçbeşgün önce ayrıldığım inzivama yeniden dönmem yakındır.
Kahr Hevenkleri
Karşılıklı açılan o kapı ile o pencere arasında halen oturuyorum. İkindi sonraları olduğunda esinti daha da serinliyor. Güneş eğildikçe içeri giren ışığı binalara takılıp kayıplara uğruyor. İçeri ulaşabilen çok azı da arkamdaki duvara vurup odayı razı olunmuş bir hüzünle dolduruyor. Bir başkası için olsa saadete meyleden şeyler doldurabilirdi diye düşünüyorum. İnsan içinde ne taşıyorsa dışında da evvela onu görüyor, onu çağırıyor, onu büyütüyor… Geçenlerde şöyle yazmıştım: kulağına okunan ezan bir ömür çınısını taşıyacağı koyu bir hüzüni makamda okunduğundan yaşadığı her şeyin önce içine kıvrılan taraflarını ve kahra meyleden yüzlerini görmek ırsiyetini edinmişti. Ve bu satırlar yayımlanacak ilk romanımın ilk cümleleri olacak diye not düşmüştüm. Hala o giriş cümlesinden öte gitmedim. İstemedim de. Çünkü ne yazarsam yazayım kendi fasit dairemin dışına çıkıp bir büyük daireye varamayacağım. Hüzüni makamda başlayan örgünün serencamı kendine dolanıp, yine hüzüni bir tona varacak. Okur, kitabın arka kapağını kaparken ön kapağı aralamış sayacak kendini. Sonra, bazı öyküler tek cümleliktir diyorum yazamayışıma bir bahane ve kendimi teselli için. Hep karşımıza çıkar tek cümlelik kahreden öyküler. Bir bebek vardır ve hiç giyemediği patikleri satılığa çıkarılmıştır. Kulağına hüzüni bir makamda ezan okunan bebeğin hikayesinin kahrından kimsenin haberi yoktur oysaki. Ve hiç olmayacaktır. Ben bunları düşünürken güneş eğilmeye ve içeri uzattığı hüzün kollarını yavaş yavaş çekmeye devam ediyor. Bir ağaç dalının rüzgarla ığralanmasını arkamdaki duvarda hissedebiliyorum. Şimdi kimlerin nerede ve nerelerde, neyin koşuşturmasında olduğunu çağrıştırıyor bana o dallar. Adına dünya dediğimiz yerin bilinen ve yanlış adı bu diye düşünüyorum. Aslı ve doğrusu dar-ı telaş olmalı. İkindi
Kahr Hevenkleri

A

@Birrseyyah
·
Karşılıklı açılmış bir pencere ile bir kapı arası esen tatlı ve serin bir esinti içimde birtakım şeyleri depreştirip beni alıp götürüyor efendim. Yaşanmasının muhal olduğuna çok önceleri ikna olduğum günlerin içinde oluyorum bir anlığına. Sanki çok kısa bir süreliğine bir ışık huzmesi tarafından sarmalanıyorum. Dimağımda daha önce hiç bilmediğim bir tat beliriyor. Bir alageyik suya eğiliyor içimde. Durup beyaz beneklerini sayıyorum. Saydıkça çoğalıyorlar; çoğaldıkça yaklaşıyorum ve birini hatırlıyorum… Ürkmeler, tedirginlikler, kaygılanmalar… bütün hepsi kalbediyor. Tasviri mümkün olmayan bir şey çekiyor beni kendine. Evet efendim, bir küçük esintiyle oluyor bütün bunların hepsi. İnsan ye’sin en kara noktasındayken en küçük bir umudun teyakkuzunda oluyor kanmazsam da belki yanmam diyerek. Ama ye’sten daha fena olan şey, bir anlık süren bu parıldamanın geçmesinden sonra başlıyor. O anlardan sonra o kadar çok boş kalıyor ki kollarım… O kadar çok uzağına düşüyorum ki ait olmanın… Bütün çabalarım beyhudeden daha aşağı kalıyor. Ve bir anda böylesine yaşamaktan iflas edişimin şaşkınlığı…Öylece kalakalıyorum donuk bakışlarla. Aslında biliyorum bütün saadetlerin mümkün olmadığını. Ama bütün saadetlerin mümkün olmayı hak ettiğine dair bir inanç da taşıyorum. Ve bu inanç beni hem ayakta tutan hem yıkan. Bu inanç beni gül bahçelerine sürgüne yollayan. Bu inanç serencamları birbirine dolaştıran.
Yazdıklarım yazgımdan