terziler geldiler.
kırılmış büyük şeylere benzeyen şeylerle
daha çok koyu renklere ve daha çok ilişkilere
bir kenti korkutan ve utandıran şeylerle.
kumaşlar bulundu ve uyuyan kediler okşandı.
sonra sonsuz çalgısı sevinçsizliğin.
çay içmeye gidenler vardı akşamüstü, parklara gidenler de
duruma uymak kısaltıyordu günlerini artamayan eksilmeyen bir hüzünle...
yorgun ve solgundular, kumaşları buldular, kenti doldurdular
o çelenk on bin yıllıktı, taşıyıp getirdiler
ölülerini gömmüşlerdi, kalabalıktılar, tozlarını silkemediler
bütün caddeler boşaldı, herkes yol verdi,
yani ben orkestradan kovulunca berbat duygulara kapılan ben
karşılıksız mektup yazmada üstüme kimseyi tanımayan ben
istiklal marşı’nı iki satır önceden okuyan
ilkokul bir çocuklarının başını okşayan ben
şimdi nereye koyayım bu heyecanlanmış gövdemi
nereye, soğuktan üşümüş ellerimi nereye
ah ben
ah sen