Her insanın ağlamadan, gözyaşı dökmeden söyleyemeyeceği cümleler var, bu da onlardan biri senin için. O artık yok, diye kısacık bir cümleyi sesin titremeden, ağlamadan, burnun sızlamadan, kalbin ağrımadan, nefesin sıkışmadan, boğazın düğümlenmeden söyleyemezsin. O artık yok. Üç kısa kelimeyi sadece kendi kulaklarınla duyacak kadar söylediğinde bile çetin bir kış geliyor, göğün yedi kapısı birden kapanıyor, dinmeyen bir yağmur ekinleri harap eder gibi hafızanı viran ediyor.
Uzaklığın ne demek olduğunu iyi biliyorsun. İnsanın mezara girmeden çok önce çürümeye başladığıı, ruhların, bedenlerden evvel çürüdüğünü.
Şimdi kemik ağrısı gibi derinden gelen o can sıkıntısından duyduğun ıstırabı dindirmenin peşindesin. Kusurlarınla yüzleştikçe başın öne eğiliyor. Başkalarının bilmesinden endişe duyarken kendine yakalandın.
Etrafındaki duvarlara bakıp duruyorsun çıkış yolu bulabilmek için. Bir mucize arar gibi.
Kimsenin umurunda olmayacak tutsakhığın.
Duvarlar kalın…
Ne yapacağını bilmediğin anlarda aklına bir tek kişi geliyor. Oysa bundan vazgeçmiş olman gerekmez miydi? Birbirinizi iyiden iyiye mutsuz ettiğiniz anları zihninden atamıyorsun. Elin telefonuna gidiyor. Onu aramak yerine fotoğraflardan medet umuyorsun. Yan yana fotoğraflarınız olsun istemiştin. Yok. Birkaçında yanında duranları kesip sadece ikinizi bıraktın. Makasla kesilmiş gibi yarım, Orada birinin daha olduğunu biliyorsun ama unutmayı seçtin. Hep ikiniz varmış gibi. Fotoğraflara bakmak acını artırmaktan başka bir şeye yaramıyor. Böylece diğer yaraları unutup onun açtığı yaranın sızısıyla baş başa kalıyorsun.