Son yıllarda çok kitap okuduğumdan olsa gerek, yazarlara özendiğim zamanlar oluyor. Bir şeyler anlatma, ahkam kesme, bir şeyleri tanımlama, o şey hakkında yargılarda bulunma ve o şey hakkında hüküm verme ihtiyacı mı desem bunun adına, bilemiyorum. O kadar anlatılmaya, tanımlanmaya, hakkında yargılarda bulunulup, hüküm verilmeye muhtaç konu varki, bu alanın genişliği hayatı o kadar belirsiz kılıyorki, bu yüzden çoğumuz yaşadığı hayatını, dünyayı anlamlandırma, anlama becerisinden yoksun olarak yaşıyor ve öylede ölüyor, gidiyor bu hayattan. Bu alandaki boşluğun yazarları motive ettiğini düşünmeden edemiyorum. Beni yazmaya sevk edende bu haliyle.
Birbirimizden ne kadar farkımız olsada, hepimizi aynı amaç peşinde koşturan ortak eğilimlerimiz var. Her birimizin ölçüleri farklı olsada ideal bir yaşam hayali var. Kimimiz bu hayalini gerçekleştiriyorsada, bir çoğumuz bu hayali gerçekleştiremiyor. Böylelikle hayatımız, ya istediğimiz ya da istemediğimiz bir hayat olmuş oluyor. İnsan, diğer canlılardan çok farklı olduğu, mutluluğu diğer canlılar gibi sadece fizyolojik ihtiyaçlarına bağlı olmadığı için, mutlu olması, akılla, anlamayla ilişkili birçok faktöre bağlı bir varlık. İnsanın fizyolojik ihtiyaçları giderildikten sonra mutlu olması, ancak onu mutlu edecek şeye dair bilgisi, onu anlama becerisi ve onu elde etmek için stratejik davranma becerisiyle mümkün. İstenilen hayatla, istenmeyen hayat ayrımını bu becerilerin derecesi ya da varlığı veya yokluğu belirliyor.
Anlama eksikliğimiz ve yetersizliklerimizle doğru orantılı olarak, giderek daha asgari şeyler için çabaladığımız bir hayat yaşıyor çoğumuz. Olanların çok azını anlayabildiğimiz için, bizim için belirsiz kalan alan öyle büyükki, bu belirsizlik tarafından sürükleniyor, adeta dahil olmadığımız, müdahili olamadığımız