B.

B.
@Black_Square
Erkek Bu hesabın şifresini kaybettim ama şimdilik kullanabiliyorum hala. Kullanamamam durumunda B.B. bu hesabı kullanacağım.
Ankara
Ankara
707 okur puanı
Ağustos 2019 tarihinde katıldı
İnsan nasılda kanıksıyor her şeyi, nasılda alışıyor her şeye. Zamanında olmasına tahammül edemediğimiz şeylerin içinde buluveriyoruz kendimizi ve tepki bile veremez hale gelebiliyoruz. Bu nasıl oluyor, nasıl yadırgadığımız şeyleri yadırgamaz oluyoruz? Bu birdenbire olmuyor haliyle, tamam bazen oluyor ama çoğunlukla birdenbire olmayan bir süreçle oluyor. Değişimi değişimi anlamayacağımız bir yavaşlıkla yaşıyoruz ve durumu kanıksamayan bir "ben"e dönüşüyoruz ya da şöyle diyeyim "ben" kendi varlığını zamanın sunduğu içeriğe uygun inşaa ettiğinden zamana uygun bir hal alıyor hepsi bu. Buda "ben"in varlığını belirleyen faktörün dışsal olduğunu, "ben"in bir durum değil, bir süreç olduğunu gösteriyor. O zaman şöyle bir şey dersem yanlış olmaz herhalde: Ben dediğimiz şey, zamanın bize sunduğu içeriğin, kendinden önceki zamanla ilişkilendirilerek sindirilmesiyle inşa edilen bir oluşumdur. Her bir oluşum önceki oluşumun üstüne inşaa edilir. Ben'deki her değişiklik aslında "ben"in beslendiği içeriğin değişimidir.
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Hayata dair bir gözlem...
Bir hayatın bildiğimiz anlamda yaşanabilir olması, verimli olabilmesi için başında ve sonunda aldığı pozisyonlarda belirli bir ardışık düzen ve seyir olmalı. Doğru bir konumla başlamalı: Cehaletin en yoğun olduğu zamanlarda, cehaletin ve bilgisizliğin yaratmış olduğu boşluğu, büyük umutlar ve temennilerle doldurarak en yoğun yaşama isteğini ve coşkusunu elde etmeli önce. Bu istek ve coşku sermayesiyle başlamalı. Sonra, gelişim dönemlerine(çocukluk, gençlik, yaşlılık gibi) uygun, bilgiyi sindirme kapasitesine uyumlu olarak cehaletinden ve bilgisizliğinden azar azar sıyrıldığı, düzenli ve sistematik olarak istek ve coşku sermayesini tükettiği bir sürece tabi olmalı. Bu sürecin sonunda telafisi mümkün olmayan kayıplar edinerek ve hiçbir şeyin dindiremeyeceği acıları yaşayarak istek ve coşku sermayesini tüketmeli ve yaşama sevincini kaybetmeli. Böylelikle ölüm korkulacak bir şey olmaktan çıkmalı. Ve sonra ölmeli...
Hayata Dair
Karalama2
...?...?/1989... Kendini haddinden fazla duyumsadığı için acıya ve korkuyuda haddinden fazla duyarlı arkadaşım için, burası tam bir cehennemdi. Her şeyiyle farklıydı Ankara'dan. Çok kültürlü, birçok etnik gruptan oluşan, bu etnik grupların bir nevi kabileci bir tutumla diğerleriyle arasına sınırlar koyarak birbirinden ayrıştığı, etnik milliyetçiliğin gündelik yaşama, ilişkilere yansıdığı, daha çok Arap ve Kürtlerin hakim olduğu bir yerdi o zamanlar Hatay'ın Dörtyol ilçesi. Bu arada şunu söylemezsem arkadaşımın yaşadığı şeyler, içinde bulunduğu ortamın iklimi tam olarak anlaşılmaz. Arkadaşımın babası gençliğinde ve nerdeyse tüm hayatında siyasetle uğraşan, Türk Milliyetçisi ve MHP kökenli biriydi. Bu siyasi görüşü, kimliğinin en önemli unsurunu oluşturuyordu o zamanlar. Buda Dörtyol gibi Arapların ve Kürtlerin çoğunlukta olduğu ve o zamanlar siyasi iklimin, Kürt ve Türkler arasında büyük gerilimler yarattığı bir ortamda, arkadaşım ve ailesini potansiyel olarak bir hedef haline getiriyordu. Bu ortam, bırakın arkadaşımı, bir yetişkin için bile çok tehlikeliydi. Etnik grupların sahip olduğu siyasi görüş, kendi kimliğini oluşturan unsurları korumaya dönük bir amaçla benimsendiği için, kendi etnik grubu ve siyasi görüşleri dışında kalanları ötekileştirir. Arkadaşımın babasının siyasi görüşüde, kendi etnik kökenlerini temel alarak oluştuğundan, doğal olarak bölgenin çoğunluğunu ötekiler olarak görmeyi gerektiriyordu. Bu öteki aynı zamanda düşmanda demekti. Babasının siyasi görüşünü miras olarak alan, korkulara duyarlı, korku temelli bir hayat yaşayan arkadaşım, korkularını var eden düşmanını bulmuştu. Bu korku veren düşman, kendilerini azınlıkta bırakan, nerdeyse tüm bölge halkıydı. Azınlıkta olmanın yol açtığı bir dikkatle dikkatini, etnik grupları birbirinden ayıran
Karalama1
Son yıllarda çok kitap okuduğumdan olsa gerek, yazarlara özendiğim zamanlar oluyor. Bir şeyler anlatma, ahkam kesme, bir şeyleri tanımlama, o şey hakkında yargılarda bulunma ve o şey hakkında hüküm verme ihtiyacı mı desem bunun adına, bilemiyorum. O kadar anlatılmaya, tanımlanmaya, hakkında yargılarda bulunulup, hüküm verilmeye muhtaç konu varki, bu alanın genişliği hayatı o kadar belirsiz kılıyorki, bu yüzden çoğumuz yaşadığı hayatını, dünyayı anlamlandırma, anlama becerisinden yoksun olarak yaşıyor ve öylede ölüyor, gidiyor bu hayattan. Bu alandaki boşluğun yazarları motive ettiğini düşünmeden edemiyorum. Beni yazmaya sevk edende bu haliyle. Birbirimizden ne kadar farkımız olsada, hepimizi aynı amaç peşinde koşturan ortak eğilimlerimiz var. Her birimizin ölçüleri farklı olsada ideal bir yaşam hayali var. Kimimiz bu hayalini gerçekleştiriyorsada, bir çoğumuz bu hayali gerçekleştiremiyor. Böylelikle hayatımız, ya istediğimiz ya da istemediğimiz bir hayat olmuş oluyor. İnsan, diğer canlılardan çok farklı olduğu, mutluluğu diğer canlılar gibi sadece fizyolojik ihtiyaçlarına bağlı olmadığı için, mutlu olması, akılla, anlamayla ilişkili birçok faktöre bağlı bir varlık. İnsanın fizyolojik ihtiyaçları giderildikten sonra mutlu olması, ancak onu mutlu edecek şeye dair bilgisi, onu anlama becerisi ve onu elde etmek için stratejik davranma becerisiyle mümkün. İstenilen hayatla, istenmeyen hayat ayrımını bu becerilerin derecesi ya da varlığı veya yokluğu belirliyor. Anlama eksikliğimiz ve yetersizliklerimizle doğru orantılı olarak, giderek daha asgari şeyler için çabaladığımız bir hayat yaşıyor çoğumuz. Olanların çok azını anlayabildiğimiz için, bizim için belirsiz kalan alan öyle büyükki, bu belirsizlik tarafından sürükleniyor, adeta dahil olmadığımız, müdahili olamadığımız
Aşkın doğrudan değil, imayla belli edildiği, bu imaları anlamak için gereken özgüveninin bir hayli eksik, insanların şimdikinden daha az özgür ve daha fazla utanma duygusunu taşıdığı zamanlarda.. Aralarında yeni yeni filizlenen duygularla birbirine karşı birtakım duygular besleyen kızlı erkekli bir grup, bünyesinde, baktığı fallarla gençler arasında filizlenen ama dile getirilmeyen duyguları açığa çıkararak çöpçatanlık yapmasıyla ünlü bir falcıyı barındıran bir kafeye gittiler. Masalarına oturdular ve hepside garsondan birer kahve getirmesini istediler. Kahvelerini içtiler ve yan masada fal bakan falcının işini bitirip, fallarına bakması için masalarına gelmesini beklediler. Herkeste birbirine belli etmemeye çalıştıkları bir beklentinin neden olduğu bir heyecan vardı. Bir kişi hariç, Fırat. Fırat'ın hiçbir beklentisi yoktu. Fırat derin duygular beslediği Güler'le birlikte olmalarına yardımcı olacak bir falcıdan medet ummayı kendine yediremeyen, bunu korkakça bulan ama duygularınıda açıkça dile getirecek cesaretide olmayan biriydi. Gençlik böyle bir şey işte. Kararsızlıkların, ikilemlerin, çelişkide kalmaların çağı. Bu yüzden çok huzursuzdu ve sinrliydi Fırat, bu duruma birazda karşısında oturan Güler'in fal baktırmak için çok istekli olmasıda yol açıyordu. Masadan kalkıp gitmek isterdi, bu gücü kendinde bulmayı ama Güler'in varlığı karşısında kendini ondan ayrılamayacak kadar aciz hissetmesi onu orda tutuyordu. Derken yan masadaki işini bitiren falcı masalarına geldi ve masadaki herkesi şöyle bir süzdü. Bu işinin gereği yaptığı bir şeydi. Kimin kimden hoşlandığını, kimin kimden nasıl bir beklentide olduğunu bilmesini sağlayan duygular apaçık ortadaydı, hatta ilk bakışta çoğu kimsenin bile anlamayacağı şeyleri bile anlamasını sağlayacak tecrübeye fazlasıyla sahipti.