Bilimi sıklıkla sekülerlik ve hoşgörü gibi değerlerle özdeşleştiririz.
Gerçekten öyleyse modern dönemin başındaki Avrupa, bilimsel devrimin doğabileceği son yer olmalıydı. Columbus, Kopernik ve Newton dönemi Avrupa'sı fanatik dindarların en yoğun, hoşgörünün en az olduğu yerdi. Bilimsel Devrim'in öncüleri, Yahudi ve Müslümanların sürgün edildiği, kafirlerin yakıldığı, kedi seven her yaşlı kadının cadı ilan edildiği, her dolunayda yeni bir din savaşının başladığı
toplumlarda yaşıyordu.
Herhangi bir dinin rehberliği olmadan büyük çapta bir sosyal düzeni sürdürmek imkansız gibi görünüyor. Üniversite ve laboratuvarlar
bile dini bir desteğe ihtiyaç duyuyor. Din bilimsel araştırmalar için
ahlaki gerekçeler sunuyor, karşılığında da bilimsel gündemi şekillendirip gelişmelerden yararlanıyor. Hal böyle olunca bilim tarihini,
dini inançları göz önünde bulundurmadan anlamak mümkün değildir. Biliminsanları bu gerçek üzerine nadiren kafa yormayı tercih
etse de Bilimsel Devrim tarihteki en dogmatik, hoşgörüsüz ve dindar toplumlarda başlamıştı.
Modern tarihi, bilimle din arasında, özellikle de tek bir
din, yani hümanizm arasında yapılmış bir sözleşme süreci olarak
görmek daha doğru olacaktır. Modern toplum hümanist dogmalara
inanır ve bilimi bu dogmaları sorgulamak yerine, uygulamak için
kullanır. 21. yüzyılda hümanist dogmaların yerini saf bilimsel teorilerin alması hala pek mümkün görünmüyor.
Halbuki
modernite şaşırtıcı derecede basit bir anlaşmadır. Tüm sözleşmeyi
tek bir cümlede özetleyebilirsiniz: İnsanlar güç karşılığında anlamı
terk etmiştir.
Liberalizm çoğu zaman kadim toplumsal kimlikleri kabile duygusuyla harmanlayarak modern milliyetçiliği şekillendirir. Bugün
çoğu insan milliyetçiliği, liberalizm karşıtı güçlerle ilişkilendirirken
milliyetçilik en azından 19. yüzyıl boyunca liberalizmle kol kola
yürümüştür. Liberaller bireylerin özgün deneyimlerini yüceltir. Herkesin ayrı duyguları, zevkleri ve tuhaflıkları olabilir, kimse kimseye
zarar vermediği müddetçe herkes bunları ifade etme ve deneyimleme lüksüne sahiptir