Balkan Harbi'nden önceki günlerdeydi. Bu dergide bir "üzümcü"nün öyküsünü okudum. Bu üzümcü sokaklarda dalga dalga uğultular yaratarak:
— Çavuş üzümü, çavuuuuuuş....
diye bağırdığı zaman sesinde, öykücünün yazdığına göre, eski kale burçlarında atılan naralar dile geliyordu. Bu ses, bir zaman ülkeleri fetheden süva-rilerin gürültüleri gibi bambaşka, insanı saran bir şekilde tasvir olunuyordu.
Bu öyküdeki üzümcü, tergåh başlarında müşterilerine bin bir dil döküp dalavere çeviren Rum, Ermeni bezirgânlarından başka bir ınsandı.
Bu insan, yüksek bir soydan ve erkek bir varlıktı...
Ben üzümcünün öyküsünü ilk okuduğum zaman, bu öykünün derin tesiri altında kaldım. Derin düşüncelere daldım. Bu öykünün basıldığı mecmua, diğer meseleleri de başka türlü alıyordu. Bu mecmuaya göre bilinmeyen, fakat büyük bir Türk milleti vardı. Bu milletin tarihi, Osman Gazi'nin çadır kurduğu Söğüt, yahut Domaniç yaylasından başlamıyor-du. Milletin ilk varlığı da üç yüz çadır halkından ibaret değildi. Bu milletin vatanı, Osmanlı devletinin sınırladığı yerlerden bile büyüktü. Onun vatanı Türk milletinin yaşadığı her yerdi. Gerçi bu vatan bölünmüştü.
Parçalanmıştı. Millet yer yer esirdi. Fakat:
— Tarih birliği,
— Irk birliği,
— Dil birliği,
- Dilek birliği,
olunca, onun bir gün kurtulması, kalkınması ve kendi toprakları üstünde kendi saltanatını kurması mukadderdir deniliyordu. Çünkü yeni görüşe göre, aslolan milletti. Vatan, bu milletin yaşadığı her yerdi.