Meydana önce talimgâhın kumandanı geldi. Biraz sonra etrafinda maiyeti ile genç bir paşa göründü. Ilk önce safların önünden geçti. Sonra safların uçları kırılarak bir kale nizamı meydana getiril-di. Bu dörtgenin ortasında bu genç paşa bir zaman sessiz kaldı. Gergin ve donuk yüzünün hiçbir ifadesi yoktu. Galiba bir şeyler düşünüyor, bir şeyler söylemek istiyordu. Nihayet söyledi. Bütün nutku o kırık dökük birkaç cümleden ibaretti. Önce:
- Hepiniz öleceksiniz! dedi.
Sonra bu cümleyi eksik buldu. Sözlerini:
— Hepimiz öleceğiz!
diye tamamladı ve ilave etti:
- Vatan kurtulacaktır!
Bütün nutuk (demeç) hemen hemen bundan ibaret kaldı.
Ben derhal askere çağrılacak yaşta değildim. Fakat gittikçe daha iyi anlıyordum ki memleket, artık fiilen bir harbe girmiş bulunmaktadır.
Sebebi, ister sonradan pek çok söylendiği gibi, komitacı ve sorumsuz bir avuç insanın körü körüne bu maceraya sürüklenişi, isterse, genç, muta-assıp bir harbiye nazırının şan ve şöhret ihtirası olsun, biz artık bu harbin içindeydik. Bu harbin nasıl biteceği, belki bilinemezdi. Fakat bilinen bir şey vardı ki, devletimizin kaderi, artık bu harbin sonucuna bağlıydı ve her şeye rağmen onun, bizim lehimize bitmesi lâzımdı...
İnsan bazen uzakta bir şey görür, yabancı bir şey, sonra yanına gider ve belli bir noktada o şey, kişinin hayatının çemberine girer ama insanın az önce durduğu yer şimdi garip bir şekilde anlamsız görünür ya da yapılması gereken tek şey dün şunu yaptım bunu yaptım diye hatırlamaktır.