Barrons için yas tutarken fark ettiğim şeylerden biri de onu ne kadar çekici bulduğumdu. Barrons insanda bağımlılık yapıyordu. İnsanın içine öyle bir işliyordu ki, bir süre sonra bakmaktan daha fazla keyif alabileceğiniz başka biri olabileceğine inanmamaya başlıyordunuz. Siyah saçları bazen geriye yatırılmış, bazen kısa kesilmiş, bazen de uzun oluyordu. Sanki doğru düzgün tıraş olmaya üşeniyormuş gibiydi. Upuzun boyuyla ve kaslı vücuduyla nasıl olup da bir hayvan gibi zarif hateket edebildiğini şimdi anlıyordum.
O bir hayvandı.
Alnı, burnu, ağzı ve çenesi, ona hayvani bir görünüş kazandıran diğer unsurlarla birleşerek çok uzun zaman önce yok olmuş bir gen havuzundan izler taşıyordu. Yüzü her ne kadar simetrik olsa da, keskin hatları yüzünden yakışıklı olarak nitelendirilemeyecek kadar ilkeldi. Barrons iki ayağının üzerinde yürüyebilecek kadar evrimleşmişti belki ama doğuştan yırtıcı olan bir canlının saflığını ve mağrurluğunu asla edinememişti. Gaddarlık ve kana susamışlık koruyucu cinimin doğasında vardı.
Dublin’ e ilk geldiğimizde beni korkutmuştu.”