Zoe Walker, işe giderken bir gün gazetedeki çöpçatan ilanlarının arasında kendi resmini görür. Bu durum onun için şok edici olduğu kadar tedirgin de edicidir çünkü Zoe, ilanda habersizce fotoğrafları yer alan kadınların öldürülmeye başladığını keşfeder. Zoe, içine düştüğü bu durumu çözmek için polisin kapısını çalarken, günden güne takipçisiyle kendisi arasında gerçekleşecek kovalamacanın da startını verecektir.
Her zaman okuduğum bir tür olmamasına rağmen başladığım an da bir film izlermiş gibi beni içine çeken, kitabın içerisindeki olaylar dallanıp budaklandıkça veya çözülmeye başladıkça strese girdiğim, merakla okuduğum Seni Görüyorum’ u bitirdim.
Her gün yaptığımız sıradan ve rutinliğin karşımıza nasıl çıkabileceğinin hikayesiydi kitap.
Kitap boyunca, kendi hayatımın rutininin ne derece aynı olduğunu sorgulayıp durdum. Çünkü Zoe, kendi rutin hayatında, onun bu tek düze hayatının bir takipçisi olabileceğini düşünmeden hayatını yaşıyordu. Kim düşünür ki zaten!
Hikaye boyunca bu takipçinin kim olabileceğine dair bir sürü tahminim vardı. Bariz olanın değil de beni ne ters köşe ederdi diyerek tahminlerde bulundum. Fakat tahminlerim çıkmadı. Yani biri çıktı ama diğeri çıkmadı. Çünkü kitap kendi içinde iki tane sona aitti.
Kitabın akışı boyunca takipçimizin ağzından okuduğumuz sahneleri özellikle sevdim.
Karakter olarak, Zoe’ nun inatçılığını sevdiğim kadar dedektifimiz Katie’ yi de sevdim. Simon’ a bi ısınamadım ama o da olsundu.
Psikolojik gerilim severler için süpriz sonuyla rahatça tavsiye edebileceğim bir kitabı buraya bırakıyorum.
Addio.