Bir insanı okuduğu kitaptan yahut gönlünde filizlenen bir fikirden dolayı yargılayan dil, hiçbir toplumun ufkunu genişletemez; böyle bir dil, sadece düşüncenin kanatlarını kırar. Borges’in ‘Fikirler, onları paylaşan zihinlerin özgürlüğü kadar yaşar’ sözü, hakikatin tek sesle değil çoklukla nefes aldığını fısıldar. Oysa kimi zaman bazı zihinler, inandıkları düşüncenin etrafına taş duvarlar örer; fanatizmin soğuk gölgesi büyür ve merakın ateşi sönmeye başlar. Böyle toplumlar, gerçeğe doğru yürümek yerine kendi dar koridorlarında yankılanır durur. Bu yüzden, bizi birbirimizden mahrum eden değil, birbirimize açan bir düşünce iklimine muhtacız.
Eğer kalp belleğin ve hatırlamanın organıysa, dijital çağda tamamen kalpsiziz. Büyük miktarda veri ve bilgi depoluyoruz, ancak anıların peşine düşmüyoruz. Her türlü "sonsuzluğa"sırtımızı dönüyoruz. Sadakat, sorumluluk, söz verme, güven ve bağlılık gibi zaman alan uygulamalara tövbe ediyoruz. Geçicilik,kısa vadecilik ve tutarsızlık hayata egemen oluyor.
Giderek “mekaniğin aptallığına göre taş nasıl yuvarlanırsa öyle yuvarlanan” aktif insanlara benziyoruz. Hayatı yalnızca iş ve performans açısından algıladığımız için , eylemsizliği mümkün olduğunca çabuk giderilmesi gereken bir eksiklik olarak görüyoruz. İnsan varlığı tamamen etkinlik tarafından emilir.