Bu kitabı okumak için geç kalmışım demek istemiyorum çünkü her kitabın bir zamanı olduğuna inanıyorum. O kadar güzel ve doğru bir zamanda okumuşum ki Martin’in bütün duygularını içimde yaşadım diyebilirim. İtiraf etmeliyim ki genellikle herkes tarafından beğenilen bir kitabı okumaya başlayınca biraz geriliyorum. Ya beğenmezsem ya kitaptaki duygular bana geçmezse diye telaşa kapılıyorum ama ilk sayfaları okuduktan sonra bu korkumu yenebiliyorum. Konusunu neredeyse hepimizin bildiğini varsayarak Martin Eden’in bende ifade ettiği duyguları uzun uzun yazmak istiyorum. Zaten kitap bittikten sonra ya “uzun uzun tavana bakma” ya da “uzun uzun yazı yazma” isteği ile dolacağınızı düşünüyorum. Kendi sınıfının içerisinde yer edinmek istemeyen ama sürekli bir üst sınıfın yüksek duvarlarına çarpan bir karakter Martin Eden. Okumak, yazmak ister ama ne kendi yakınları onu anlar ne de eserlerini gönderdiği yayınevleri. Geç gelen başarı ile tanışır ancak o zaman da olmak istediği yerde kendini sıkışmış hisseder. Kitabı ilk elinize aldığınızda sayfa sayısı itibariyle belki gözünüzü korkutabilir ama pes etmeyin! Hayatınız boyunca size eşlik edecek olan bir kitap karakteri ile tanışmak üzeresiniz…
Kitabın ana karakteri olan Emma, kendine has kişiliği olan ve herkes için en iyisini dileyen biri ancak bana göre bütün olaylar da herkes için “kendine göre” iyi olacak sonu istemesinden kaynaklanıyor. Emma kendisine yakın olarak gördüğü ve bir çeşit hamilik görevi üstlendiği Harriet ile tanışır ve onun aşk hayatında en iyi tercihi yapacağından emin olmak ister. Ancak mutlu son kendisinin tahmin ettiği gibi dümdüz bir yoldan ibaret değildir. Kitap boyunca tipik İngiliz dönem romanlarında rastlayacağımız hitapları, çay partilerini ve çeşitli etkinlikleri görüyoruz. Sizi bilmem ama bu tarz dönem romanları benim içimi ısıtıyor diyebilirim