Ne diyorsunuz? Pazara kadar sizden bir mektup alabilir miyim? Olabilir aslında. Ama çılgınca bu, mektuplara karşı bu heves. Bir tek mektup, bir tek bilgi yetmiyor mu? Yeter tabii, ama yine de insan şöyle bir arkasına yaslanıp mektupları içmek istiyor ve tek bildiği mektupları içmekten vazgeçmek istemediği oluyor. Bunu açıklayın bana, Milena, öğretmen hanım!
Gün öyle kısa ki sizinle ve yalnız ufak tefek birkaç işle geçip sonlanıyor. Hakiki Milena' ya yazmak için neredeyse hiç vakit yok, ama daha hakiki olanı tüm gün buradaydı, odada, balkonda, bulutlarda.
Almanca benim ana dilim ve bu yüzden de bana doğal geliyor ama Çekçeyi çok daha samimi buluyorum. Bu yüzden mektuplarınız kimi belirsizlikleri dağıtıyor, sizi daha net görüyorum, vücudunuzun, ellerinizin hareketleri, çok hızlı, kararlı; bu neredeyse bir görüşme gibi, ama ne zaman gözlerimi yüzünüze doğru çevirecek olsam, mektubunuzun orta yerinde -ne hikaye ama- bir yangın çıkıveriyor ve ben yangından başka bir şey göremiyorum.
Sevgili Bayan Milana,
(Evet, bu hitap şekli sıkıcı olmaya başladı, ama bu güvensiz dünyada hasta bünyelerin tutunabileceği dallardan biri de bu ve bunlara tutunmanın sıkıcı gelmeye başlaması iyileşmenin bir kanıtı değil.)