Altın kaplı tabanca, altından örülmüş takke, altın musluklar, altın tesbih... Bunların hepsinde yerine oturmamış, çiğ, köksüz bir şeyler var. Zenginliğin sergilenmesinin uygunsuz bir yolu olduklarından mı? Değerli olanın sıradanlaştırılmasından mı? Birdenbire kazanılmış bir zenginliğin bir hayata giydirilmesi sırasında yaşanan bir tıkanma mı?
O zaman bir hayal daha kuralım: Bir ikindi vakti Lahorlu hacılarla oturmuşuz, Mescid-i Aksa'nın avlusundayız; bir zamanlar buralarda İsrail bayrağı dalgalanıyordu hafazanallah, filan diye gülüşüyoruz.
"İstanbul'dan geldim." Dünyanın yarısından çoğunda büyü etkisi yapan bir cümledir bu. Ama hele buralarda, Balkanlarda, bu bir cümleden ötesidir artık: Hatıraları hatıralara, kalpleri kalplere, kaderleri kaderleri, şehirleri şehirlerin ecesine bağlayan bir paroladır. Artık aramızdan biri değil, hepimiz birden İstanbulluyuzdur, hep birlikte Mehlika Sultan'ımıza aşık yedi gencizdir.