Annem iyi geceler öpücüğünü alnıma kondurup ışıkları kapattığında başlardı o benimle konuşmaya. Çocukluk halimin hamlığına vererek korksam da içten içe merak ve heyecanla dolardım.
Birbirimizi fark etmemiz o zamanlara dayanıyor işte. Henüz okula gitmeyen, bir karış anca açtığı bacaklarına dolanarak yuvarlanıp dizlerinde yaralar açan, ağlasa da yaraları açtığı yerden çiçeklenen çocukluğum, beni ben yapan anlarımın tamamında izi var, anlattıkları var, hissettirdikleri var.
İnsanların başlarına gelen kötü şeyleri hep suya anlattığını ilk ondan öğrendim ben. Sonra annemin gördüğü kötü rüyasını suya fısıldadığını, büyük babamın sular alsın götürsün pisliğini diye içine sinmeyen ne bulursa nehirde yıkadığını görünce hak verdim ona. Suya daha bir acıyarak baktım o günden sonra, onca insanın yükünü nasıl taşıdığına şaşırarak. Kim bilir onca yükün bulanıklığını kendi içinde temizlemek için nasıl da çağıl çağıl akmak mecburiyeti duyduğu gerçeğine boyun eğdim. İçimdeki kötü niyetlerimi, olur ya kötülüğü çeken yanımı arındırsın, pak bir çocuk olayım, hep masum kalayım diye suyu öyle içtim, kabul ettim.
Suyun o hallerine çok dertlenirdi rüzgar. Birbirimizi fark edişimiz ile başlayan muhabbet dolu zamanlarımızda onunla ilgili endişelerini anlatmaktan kendini alamazdı. Ben onu merak ederdim oysa, o, hep suyu anlatırdı. Okumayı yeni öğrendiğim bir günde sormak cesaretini gösterebildim. Okumak bana cesaret vermişti. Sesime öz güven gelmiş, çocukluk elbisemi bir beden daha büyütmüş hissi vermişti. Okumak önemli diyen babamı hatırladım, onu anladım, gururlandım. Sana neler anlatırlar insanlar? dediğimde sesimde de bir ton yükselme, eminlik ve cevaplanmaya mecbur hissettirecek bir kararlılık vardı. Rüzgarın bir sureti olsa, eminim kısık gözlerle dalgın dalgın bakardı. İçini çektiğini