Yazarın çocukluk yıllarından başlayarak, Almanya'daki üniversite öğrenimine kadar devam eden anı kitabının ilkidir. İkinci kitaba "Sen Vatan Haini misin Baba?" olarak ad vermiştir. Kitabın başlarında gerek İstanbul'u detaylı anlatmasından gerekse çocukluk döneminin beni sıkmasından devam etmekte zorlandım. Kitap ilerledikçe bu sorunlar çözüldü, yazarın hayatı oldukça ilgi çekici bir hal aldı. İlk izlenimim varsıl bir ailenin ferdi olmasından bu kadar renkli bir hayat yaşadığını düşünmüştüm. Aslında hala biraz bu hayatının varsıllıkla bir ilgisi olduğunu söyleyebilirim. Babasıyla çıktığı seferler, renkli bir okul hayatı, hızlı bir delikanlılık dönemi... Yazar her ne kadar kişisel hayatından bahsetse de aslında kendi hayatına etki eden o dokunuşların, ülkemizde yaşanan dönemsel siyasal ve ekonomik hayatı da bizlere gösterir. Hatta bazı yerlerde yaşadığı anlar bize tarihsel bir belge olacak düzeydedir. Başlarda sıkılacağımı düşündüğüm kitaptan bu kadar etkileneceğimi beklemiyordum. Yazarın hayatındaki dönemeçler o kadar kırılgan ve basit görünen olaylarla ilgili ki sizi okurken içine çekiyor. Kitap yarım kalan bir eser, hikayenin devamını okumak için sabırsızlanıyorum.
5 Ocak günü başbakanın yurt gezisine çıktığı Tarsus'un Bağlarbaşı köyünden bir Demokrat Partili babanın 4 yaşındaki oğlunu Menderes'e kurban etme girişimi dehşetle karşılanmıştı.
Hangi "resmi dairede" olursanız olun, karşınızdaki memurlar size oturacak bir yer gösteriyorlardı. Bunun yurttaşlar ile devlet görevlileri arasındaki "eşdeğerlilik ilkesinin bir gereği" olduğunu sonradan öğrenecektim...
Oldukça etkileyici bir kitap. Hem tarih, hem siyaset, hem de coğrafya konularına yer veriyor. Aslında milletlerin; tarihini ve siyasetini oluşturan etkenin coğrafya olduğunu anlıyorsunuz. Mavi misketin her toprak parçasını üzerindeki yapay çizgiler olmadan ele alan yazar bize sınırların ne kadar da anlamsız olduğunu gösteriyor. Keyifle, merakla ve sıkılmadan okunacak bir kitap. Coğrafya gerçekten bir çeşit hapishane mi ona da siz okuduktan sonra karar verin.