Simone de Beauvoir’ın başlıkta yer alan sözü, kitabın özünü çok iyi anlatıyor.
Kadınlık, doğuştan gelen bir kader değil; bize öğretilen, dayatılan ve çoğu zaman sorgulamadan kabul ettiğimiz bir rol aslında. Kitabın temel sorusu şuydu:
"Kadın neden erkeğin karşısında özne değil de hep "Başka" olarak görülüyor?"
Beauvoir bu sorunun peşine düşüyor ama bunu ağır, sıkıcı bir dille değil, aksine oldukça sade, anlaşılır bir dille yapıyor.
Bedenimiz, davranışlarımız, hayallerimiz...
Hepsi kültürün etkisi altında şekilleniyor; din, eğitim, gelenekler bu şekillenmede baş rolü oynuyor. Biyolojik farklılıklar elbette var ama kadının yazgısını belirleyen şey biyoloji değil, toplumun ona yüklediği anlamlar.
Mesela; erkek çocuğa cesur, bağımsız, özgür olması öğretilirken; kız çocuğuna susmak, utanmak, korunmak öğretiliyor. Erkek çocuk topla kız çocuk bebekle oynar. Erkek çocuk mavi, kız çocuk pembe giyer...
Toplumun bize ‘uygun’ diye öğrettiği şeylerin aslında ne kadar kısıtlayıcı olduğunu fark ettim. Ben de çocukken pembe elbiseyi sevmek zorundaymışım gibi hissederdim... Belki de o yüzden, bugün giysilerimde pembeyi tercih etmiyorum:)
Kitabın ilk cildinde Beauvoir, tarihten mitlere, psikanalizden edebiyata kadar kadınların nasıl tanımlandığını anlatıyor.
Ya kutsal anne diye yüceltilmiş ya da baştan çıkarıcı, günahkâr olarak küçümsenmiş. Freud’un kadınlıkla ilgili tartışmalı teorileri, Jung’un edilgenlik ve anne arketipleri, edebiyatın erkek bakışını güçlendiren dili… Hepsi aynı noktaya çıkıyor: Kadın, kendi deneyimiyle değil, hep bir başkasının gözüyle tanımlanıyor.
İkinci ciltte ise kadının yaşam döngüsünü inceliyor; doğum, çocukluk, genç kızlık, aşk, evlilik, annelik ve yaşlılık...
Her aşamada kadının karşılaştığı beklentileri, baskıları ve hayalleri gösteriyor. Ve sürekli